Levent's profileGÖZLER NE RENK OLURSA OL...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 30

    sen gidersen...



    SEN GİDERSEN

    Sen gidersen sesin gider
    Kokun gider yüzün gider
    Ay dolanır pusularda
    Tenim titrer gecem biter

    Sen gidersen yüzün gider
    Martı küser baykuş öter
    Senden kalan son hatıra
    İki damla yaşın gider

    Sen gidersen boyun gider
    Posun gider sözün gider
    Bir şey kopar yüreğimden
    Çatılmadık kaşın gider

    Sen gidersen kim kıskanır
    Kim dolanır pencereme
    kimler gelir kimler geçer
    Çift kapılı şu hücrede

    Sen gidersen sohbet gider
    Tadım gider tuzum gider
    Dinlediğim her şarkıda
    Tel kırılır sazdan düşer

    Sen gidersen başkent gider
    içim üşür ayaz düşer
    İzmir de konak meydanı
    İstanbul da taksim düşer

    Sen gidersen canım gider
    Adın geçer içim titrer
    Şu dağlanmış yüreğime
    Sevda denen akkor düşer


    Sen gidersen herşey gider
    Sesin gider,sesim düşer
    Sen gidersen ey sevgili
    Ben biterim,şiir biter...


    Bedirhan GÖKÇE

    www.levent-tatli.spaces.live.com
    April 28

    zamanla...

     
     
     

      Zamanla …
    Geçer, her sey geçip gider,
    Zamanla …
    Unuturuz yüzü ve sesi unuturuz
    Kalp daha da yenilince, gitmek dert olmaz
    Aramak daha uzagı,
    pesini bırakmak gerekir ve bu çok iyidir
    Zamanla …

    Geçer, her sey geçip gider, zamanla,
    Taptıgımız öteki, yagmur altında aradıgımız
    Bir bakısının etrafında köle oldugumuz öteki
    Arasında satırların , kelimelerin
    Ve altında, bu gece çekip gidecek boyalı bir yeminin
    Her sey görünmez olur,
    Zamanla …

    Zamanla …
    Geçer, her sey geçip gider zamanla
    En güzel anılar gibi, dilinden düsmeyenlerden birisidir
    Galeri Farfouille’de, ölüler kısmında
    Cumartesi gecesi sefkat alıp basını yapayalnız gittiginde
    Zamanla …

    Geçer, her sey geçip gider zamanla
    Bir rom için, bir hiç için inandıgımız öteki
    Rüzgar ve mücevherler verdigimiz öteki
    Birkaç asagılık sey ugruna ruhunu satan için
    Neyin karsısında çabalıyorduk, çabalayan köpekler gibi
    Geçer, her sey iyi olur

    Zamanla…

    Zamanla …
    Geçer, her sey geçip gider zamanla
    Unuturuz tutkuları ve sesleri unuturuz.
    Size yoksul insanların sözcüklerini en düsük sesle söyleyenleri
    Fazla gecikmeyen, her seyden önemlisi fark etmeyen sogugu
    Zamanla …

    Geçer, her sey geçip gider

    Zamanla …
    Ve çatlamak üzere olan atlar gibi beyazlamıs hissederiz
    Ve kaderin yatagında buz tutmus gibi hissederiz
    Ve belki yapayalnız ama kederli hissederiz
    Ve kayıp yıllarla yanıldıgımızı hissederiz
    Demek ki gerçekten
    Sevilmeyiz artık,
    Zamanla …
     

    Léo Ferre ~Avec Le Temps..

     
                                                                             www.levent-tatli.spaces.live.com
    April 25

    benimsin desem...

                                www.levent-tatli.spaces.live.com

    sevmek sevilmek...

     

    SEVMEK SEVİLMEK ve AŞK....belki bunlar dünyanın en güzel duyguları.belki bunlar hayatı ve yaşamı anlamanın en güzel yanı belki bunlar mutluluğun birer simgesi;ama ya YALANSA evet yalansa;karsınızdakinin sevgisi size karşı koca bir yalansa,o zaman napardınız? yada naptınız...!?

    Hayat göründüğü kadar adil yada cömert değil.çünkü insanoğlu elindeki nimetlerin kıymetini ve değerini bilmeyecek kadar nankör,çünkü insanoğlu çabuk sıkılgan bir mahlukat...ve işte bu yüzden zamanında destan,hikaye olmuş hatta ölümsüz değer kazanmış telaffuzu bile zor olan  SEVGİ ve AŞK kelimelerinin insanoğlunun sıkılganlığı yüzünden bu zaman kadar değişmiş ve çok basit bir hal almıştır hatta bazılarına göre artık bir oyuncak bile olmuştur...

    İşte çok basitleşen bu kelimeler günümüzün gençleri hatta çocuklarında bile iğrenç bir hal almıştır...

     

    KOCA BİR YALAN MIŞ
     
    Sana bu mektubu çok uzaklardan yazıyorum, öyle say..

    Farzetki meçhullerdeyim.. Kaybolmuşum.. Öyle say ve oku.. Oku ki sana ait ne varsa içimde yalan olmadığını anla sevgilim..

    Seni o gözlerime ilk baktığın günden beri sevdim ben.. Sen hiç anlamasanda değerimi.. Sevgini herşeyin üstüne koydum bir Dünya yarattım kendimce, bir yol çizdim hep seninle biten.. İçimde ki bu aşkı kimse silemedi ve kimse dindiremedi yanan aşkın bende hiç kül olmadı...

    Gittin acımasızca terkettin bir başıma bıraktın beni kurtlar sofrasında.. Eski ben olsaydım belki ama artık gücüm kalmadı ve yitiyorum bütün bu insanların yabancı bakışlarına yalan sözlerine dayanamaz oldum artık..

    Gittin hiç gitmeyeceğim demiştin oysa, ne zaman beni düşünsen seninle olduğumu göreceksin demiştin...

    Uyudum uyandım seni buladım, acıktığım sofralardan aç kalktım seni bulamadım, bizi düşün derdin hep ikimizi, düşündüm hatıraları seni bulamadım..

    Bana bizi çekemeyenlere güldürdün şimdi.. Herkez alay ediyor benim büyük sevdamla unut diyorlar unutabilmek mi asla?

    Seni düşünmekten kendimi kaybettim ben..

    Sensiz seni yaşarken kendimi öldürdüm..

    Nasıl vazgeçebilirim ki söylesene..

    Nasıl geçebilirim gözlerinden..

    Ama biliyorum yalan herşey sende, aşkında yalan ve bende yalan oldum sayende.. Bir başıma bıraktın beni boş sokaklarda, ıssız yollara yolcu oldum sayende şimdi yıkık perişan bir aşığım..

    Olurya birgün geri dönersin gittiğin yerden beni sorma kimseye farzetki sensiz öldüm buralarda.. Şimdi tek bir dileğim ve son bir sözüm var sana unutma her nerede olursan ve kiminle olursan ol yalnızca seni sevdim ben

    AMa yalanmış senin sevgin Nasıl inandım bilmiyorum..meger seninkiside KOCA BİR YALANMIŞ

    HANİ BENİ ÇOK SEVİYORDUN...?

    Evet hani beni çok seviyordun? Yada noldu senin o ulaşılmaz sevgine? Yada hani benim için ölüyordun? Yada hani bizi kimse koparamazdı? Yada hani ölene kadar sen hep benimdin....Noldu!noldu şimdi,sana soruyorum noldu senin o doyumsuz sevgine ulaşılmaz aşkına...Hani ikimiz için elinden gelen her şeyi yapçaktın;Hani

    sen ve ben yoktu BİZ vardı;hani aşkımız bir örnek olacaktı...NOLDU

    Seninki de bir OYUNDU seninki de koca bir YALANDI demi;???

     Sen çünkü SEVEMEZDİN; sen çünkü bir kişiyle YETİNEMEZDİN;çünkü sen sevmek yada sevilme yükümlülüğünü üstüne alamazdın çünkü taşıyamazdın;çünkü sen gerçeklerden korkuyordun;çünkü sen hayata toz pembe bakıyordun;çünkü sen hayatı bir oyun görüyordun;çünkü sen mutluluk ne demek bilmiyordun;çünkü sen AŞK ve SEVGİ ne demek bilmiyordun...Bilmeden nasıl sevebilirsin ki zaten;sen hayata nasıl karşı dura bilirsin ki,hadi onları da geçtim sen nasıl kendine İYİLİK yapabilirsin ki;alışmışsın çünkü hayatın yanlışlarını doğru gibi görmeye alışmışsın haya pembe gözlükle bakmaya;sen nasıl zora gelebilirsin ki...söyleeee

    ŞİMDİ SORUYORUM SANA...

    Yalan söyledin de eline ne geçti???mutlu oldun mu???yada amacına ulaştın mı???arkada bir insanın duygularıyla oynayıp sonra sıkılıp gitmeyi yakıştırabildin mi kendine yada hiç düşünmedin mi benimde bir gururumun olacağını???hadi bunları boş geç bunları takma gitsin bunun öteki tarafını hiç düşünmedin mi???İlla olması mı gerek hayatınızda bu oyun sitilinin???yada ne istediniz güzelim,anlamları dünyaya bedel kelimelerden,bu oyunun adını illa SEVGİ yada AŞK koymak zorunda mıydın...?

    Beni ağlatmaya,hayata küstürmeye,hayallerimi yıkmaya yada AŞK VE SEVGİ kelimelerinden nefret ettirtmeye hakkın varmıydı.?

     

    İŞTE ŞİMDİ CEVAP SIRASI SENDE SÖYLE...

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 23

    de gülüm...

    de gülüm! De ki: ela birgünde geleceğim
    istanbul darmadağın olacak, saçlarım
    darmadağın. Hepsi, darmadağın!
    üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
    ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
    hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!

    de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
    sevgi, bitmiştir güven!
    güven bana gülüm!
    sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
    hasretten - hakikatten- ten değiştiren yüzüm!

    göreceksin gülüm! Bekle!
    hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
    hainlere, ezilmelere alışacak...
    göreceksin – sevinçten ağlayacaksın gülüm - ki
    işte o vakit bana – doğrudur! -
    şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!

    bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var
    sokaklar var, kediler!
    inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
    ölüm inananlar için sessizce
    kara kaplı kitaplardan çıkartılacak...
    göreceksin gülüm! bekle, göreceksin!
    Artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
    Bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak
                   www.levent-tatli.spaces.live.com
    April 22

    Umutlarım...

    Henüz yumuktu elleri umutlarımın
    Üstü başı
    süt
    kokuyordu SEVDAMIZIN....
    Bulutları göç etmişti gönlümün
    SEVİYORDU kadın yanım...



    Uzun virajlı yol ayrımında
    Birlikte söylüyorduk türkümüzü
    Ritmi duyuluyordu kalp atışlarımızın
    ÖZLÜYORDU kadın yanım...



    Mendiller kurumuyordu tan yeri ağarırken
    Ağrılarım belli belirsiz, göz yaşlarımın rengi soluk
    Limana bağlı geminin halatı koptu kopacak! (?)
    KORKUYORDU kadın yanım...



    Yosun kokan uzak şehirlerde
    Sana çıkıyordu tüm sokaklar
    Dikenli teller kanatsada sen dolu benliğimi
    BEKLİYORDU kadın yanım...



    Mevsim aniden değişiyordu
    Tomurcuklar buz tutuyordu zamansız
    Üşüyen AŞK'IMIZ MIYDI Bahar'da
    ACIYORDU kadın yanım...



    Demek kararlısın gitmeye?
    Kal demeyeceğim bu sefer(!) GİT... GİT!
    Hadi GİT...(!) Daha fazla yakma! SUS...!
    AĞLIYORDU kadın yanım...



    Kısa mesafelerde yorulduk beraber
    Vurulduk yalan yeminlerde
    Ruhum dimdik ayaktaydı da,
    KANIYORDU kadın yanım...



    Kaç hektardı kül olan bedenim, hesaplamadım
    Hesapsızdı gelişin, gidişin gibi
    Bir solukta tüketmiştin yarınlarımı
    YANIYORDU kadın yanım...



    Avuçlarında kurumamıştı kınası hayallerimin
    Bir çift toprak rengi gözdü sebebim
    Sebebim...! Sebebsizdi gidişin! (?)
    SOLUYORDU kadın yanım...



    Kefeni biçilmişti sen tarafından SEVDAMIZIN
    Yargı /sız infazın, İnsaf/ın/daydı kaderim
    Kaderim...! Sehpa ortada, ip boynumda
    ÖLÜYORDU kadın yanım...! ! !






    Hiç Kimsenin Umudunu Çalmayın. Belki Elindeki Tek Serveti Odur...






    Image Hosted by ImageShack.us

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 19

    sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşıyanlar arasındaki fark...

    Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasındaki fark..

    Bir gün, ermişlerden birine sormuşlar: "Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
    "Bakın, göstereyim" demiş ermiş.
    Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.
    Hepsi yerlerine oturmuşlar.
    Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşığı' denilen bir metre boyunda kaşıklar.
    Ermiş:
    "Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir şart da koşmuş. "Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok."
    "Peki" demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
    Fakat o da ne?
    Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.
    Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş:
    "Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe" demiş.
    Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş:
    "Buyrun bakalım" deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını.
    Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.
    "İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından duyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.

     www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 18

    içi kararanlara işte bahar :)







     
     Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...

    Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.

    Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...

    Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...

    Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.

    Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...

    Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...

    O'nu büyütmekten korkarak...

     

    * * *

     

    Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...

    Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...

    Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.

    Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...

    100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...

    Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...

    Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...

    Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.

    Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...

    Sonra nisan geldi...   

    Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...

    Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...

    Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...

    ...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...

     

    * * *

     

    Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.

    Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...

    Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...

    Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.

    Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...

    O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...

    Hep beraber...
                                             www.levent-tatli.spaces.live.com

    içimdeki bozgun...

     

     

    Suskular sinmiş duvarlara…

    Sabrım sınanıyor acıların örsünde…Bir yük vagonunda gider gibi geçiyorum yılların üzerinden..Vagon yükü acılar taşıyorum sol yanımda…

    Ve hiç unutmuyorum sevgi expresinde hep bir kaçak olduğumu…

    Yol boyu mırıldanıyorum türkümü…Sesimde gurbetin ateşi

    ve yüreğimde tutsak bir sevdanın sızısıyla yana-yakıla yaşıyorum…

     

    Bir tufanda boğuldu sevinçlerim..

    Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne;

    soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni…

    Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi ,

    sayfalar dolusu savunmalarım..

    Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime….

     

    Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun…

    Zafere gidilecek yollar ortadayken,kelime oyunları arasına sıkıştırılan ,

    yüklemsiz cümleler kaldı avuçlarımda…

     

    Yine yanlış notalarına bastım hayat türküsünün…

    Kanlı bir yenilginin,kangren olmuş düşlerini kesiyorum kör bir bıçakla..

    Koca taşlarla vuruluyor habil yüreğime;

    Ölüm kusuyor kabil soylu haydutlar…

    Öldürülüyorum faili meçhul satır aralarında…

     

    Şimdi hangi kapısını aralasam düşüncelerimin;

    Adını özgürlük koyduğum tutsaklığıma açılıyor bahçesi

    Sonra ;hapislik başlıyor içimde …

    Odamın ışıklarını gündoğumuyla söndürmeyi öğreniyor uykusuzluğum…

    Üstümde kuşları vurulu sağır bir gökyüzü…

    Uzaklara sürgün edilmiş bedenimle,

    başımı ağırtan cümleler biriktiriyorum yenikliğimin kavrukluğunda…

     

    Uykusuzum…

    Uyanıyorum gecenin kör bir vaktinde;

    Birden bire duvar,birden bire hüzün..

    aç karınla sigara içmeyi dayatıyorum ciğerlerime…

    Nereye sığınsam bıçak gölgesi düşüyor yalnızlığıma..

     

    Uykusuzum,Zulmün bağrında
    şafaklar sökülüyor demir meridyenlerle çizilmiş penceremde...
    Vuruluyor  gölgelerin acıyan yanlarıyla taptaze papatyalarımın ömrü…
    Örülüyor kalbime birbirini tutan keskin tel örgülerle..
    Güneşim kolumda türküler okurdum oysa...

    aldırmadan yağan soğuk yağmurlara..
    Şimdi yatağını unutmuş dalgın bir ırmak akışlarım..


    Ne denize ulaşabildim ..Ne de ırmak kalabildim...
    Durgunum... 

                            www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 17

    Yalan...

    Yalan

    Hadi gidiyorsun
    Yürekten kan gidiyor, sen gidiyorsun
    Herşey gidiyor
    Gökte bulut, dağda kar, düzde kervan gidiyor
    Solgun bir gül oluyor insan
    Bir demet kar çiçeği ölüyor, sen gidiyorsun
    Ne ucuz yaşıyorsun, ne kolay
    Bir kristal gibi ellerimden düşüyorsun
    Bakma öyle
    Ben kanıyorum sen üşüyorsun

    Kolay değil bir yalan bu
    Yaralayan koca bir yalan
    Yalan işte
    Sevdiğim yalan
    Şarkılardan arta kalan ve sabah buğusu
    Ve tarla faresi ve ekmek derdindeki işçi kalbi gibi
    Yumuşacık sıcak bir yalan

    Islak gözlerimle geçiyorum
    Yaralı bir ceylanın kalbinden
    Ceplerimde kül var
    Bir yangından arta kalan

    Sorduğum adreslerde kimse oturmuyor
    Ve kimse olmuyor ben sorduğum zaman
    Herşey bir yalan gibi yandığı zaman
    Yalnız olduğunu anlıyor insan
    Anladım ve geçtim
    Yaralı bir ceylanın kalbinden

    Aynamı kırdım, fotoğraflarımı yaktım
    Nasıl da acımasızdım tafralarıma karşı
    Nasıl da umarsız

    Su gördüm düşümde
    Karanlıktı ve gürültüyle çağlıyordu
    Ceplerimde kül vardı ve yanıyordu
    Sonra sabah oluyor
    Ve bir ceylan kalbinde alem ağlıyordu

    Hayır, diyordu bir dağ köylüsü
    Hiç bir şey için geç değil
    Ve geç değil
    Birşey için hiçbirşey
    Birşey vardı öyleyse, birşey
    Beni çeken
    Güneşin dağdasından uzağa
    Kocaman çayırlara çeken birşey
    Gümrah ırmaklara
    Sonra sıcağa sonra acıya
    Sonra yaralarıma merhem olmaya kapıma dayanan
    birşey

    Tutsana beni bırakmasana
    Olsun, yaralasana
    Olsun, ağrısa da
    Yalan da olsa kalsana

    Dağ köylüsü aşkın olduğu yerde ben varım
    Sen olmasan da ben varım
    Yağmur yağar, saçlarım filizlenir
    Bir yıldız düşer omuzlarıma
    Islık çalar, ıslanır, şarkılarımı söyler geçerim kapımdan
    Camların buğusundan ve yağmurun kokusundan

    Tanırlar beni
    En iyi yalanlarını alırım onların
    Adresler sorarım kimseler oturmaz orada
    Ve kimseler olamaz ben sordukça

    Dağ köylüsü
    Şimdi gidersen
    Şimdi git
    Kalırsan şimdi

    İbrahim Sadri

                                    www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 16

    Sen yoktun Sultanım...

    SEN YOKTUN

    Sen yoktun…

    Hz Âdem’deydi nurun

    Önce cenneti,

    Sonra yeryüzünü şereflendirdin.

    Âdem nuruna affedildi

    Arafat bu affa şâhitti

    Sen yoktun

    Nuh’un gemisindeydi Nurun…

    Dalgalar yeryüzünü boğarken

    Taprağın bağrındaki su

    Gökyüzüyle buluşurken

    Ve bu bir ilahi azap derken,

    Allah nurunu taşıdı binbir sebeple

    Tûfan, nurunu selamladı  edeple…

      

    Sen yoktun…

    Hz.İsmail’in alnındaydı Nurun

    İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden

    “Rabbimiz” dedi,

    “Onlara kendi içlerinden

    Senin ayetlerini okuyacak

    Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,

    Onları temizleyecek bir elçi gönder,

    Amin dedi on sekiz bin âlem

    Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak

    Amin dedi İsmail.

    Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı

    Medine’den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında.

    Sen yoktun…

    Hz.İsa “Ahmed” diye muştuladı seni

    Alemlerin efendisi diye sana seslendi.

    Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine..

    Çünkü bu âlemin reisi geliyor…

    Bekleyin Ahmed geliyor.

    Kainata rahmet geliyor.

    Havarilerin yüzünü okşayan,

    Ölüleri dirilten bir nefes oldun

    Ama sen yoktun…

    Sen yoktun Sultânım,

    Hz. Abdullah’ın alnındaydı Nurun   

    Başı eğik gezerdi mazlum

    Kuteyle göklerden seni sorardı

    Varaka seni arardı semada

    Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.

    Ağlayarak süslediler ölüme…

    Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler.

    Sen yokken,

    Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek.

    Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi.

    Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi…

    En son çocuk atılırken çukura

    Annesinin suretinde bir melek tuttu onu

    Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi.

    Melekler süslüyordu hirâyı.

    Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur,

    Efendisine hazırlanıyordu mekke.

    Âlem Efendisine hazırlanıyordu

    Kainatın gözü Hz. Aminedeydi.

    Toprak yalvarıyordu rabbine,

    Allahım gönder artık diyordu.

    Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada

    Ve bir gelişin vardı ya rasulallah,

    Bir inişin vardı yer yüzüne…

    Önünde cebrail!

    Ardında yalın kılıç melekler!

    Bir inişin vardı yer yüzüne…

    Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de

    Öksüzler annelerine sarıldı doya doya.

    Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini.

    Herşey sus pus olmuştu.

    Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay!

    Kainat bir isim duymak istiyordu.

    Ve bir ses yükseldi Âmine’nin evinden;

    Muhammed!

    Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini.

    Muhammed!

    Melekler öptü o nurdan ellerini.

    Muhammed!

    Seni yaratan Allah’a kurbânız ey dürri yekta!

    Sana o adı veren rahmana kurbanız

    Artık sen vardın

    Susuz topraklara rahmet indi seninle

    Annenden sonra anne halime sevindi seninle

    Yağmura mı ihtiyaç var?

    Kaldır şehadet parmağını,

    Yağmurları salsın Allah.

    Sonra tut ağacın yaprağını,

    Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.

    Yeterki sen iste,

    Sen iste yarasulallah

    Deki ben kimim?

    Dağlar, taşlar dile gelsin,

    Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,

    Ente Rasulullah desin.

    Sen vardın

    Bedir kârdı,

    Uhut dardı

    Hendek yârdı.

    Yiğitlerin vardı.

    Ölmek için yarışan yiğitler…

    Hele bir enesin vardı senin.

    Enes bin malik…

    Uhut’ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,

    Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu.

    Onlar da

    “Allah’ın Rasulü öldürülmüş deyince

    Enes kükremiş:

    “ Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?

    Kalkın ve O’nun gibi ölün! Demişti.

    Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.

    Hem de ne şehit  ey nebi!

    Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.

    Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu…

    Musab Bin Umeyr’in vardı senin.

    Uhut’ta sancağını taşıyan.

    Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki

    Allah o gün  melekleri Musab’ın suretinde indirdi.

    Ebu hureyren vardı…

    Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı.

    Sen anlardın,

    Ya Ebâhir gel! Derdin.

    Ve sen gittin…

    Bir gidişle gittin

    Ardında hüznün kaldı.

    Hasretin kaldı göklerde.

    Bilal ezan okuyamaz oldu

    Ne zaman teşebbüs etse

    Muhammed rasulullah demeye

    Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi.

    Sonra günler ay,

    Aylar yıl oldu.

    Ve asırlar oldu

    Sensizliğe açtık gözlerimizi.

    Ama sen bırakmazsın bizi.

    Sen varsın  ey şehitlerin sultanı

    Sen varsın!

    Bir şehit bile ölmezken

    Sana nasıl yok deriz.

    Ebutalip şama giderken  devesinin önüne geçip

    Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin.

    Ne anam var ne babam…

    Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden .

    Sensizliğin ızdırabıyla inleyen  ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah!

    Bırakma bizi ki; Allah;

    Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor.

    Bırakma bizi!

    Hayatı seninle öğretti Rahman.

    Kulluğu seninle tanıdık.

    Duayı senden öğrendik sevgili!

    Hz Ömer umre için senden izin isteyince,

    “Kardeşcik” dedin ona,

    Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın?

    Bizler Ömer değiliz ama

    Bütün dualarımız senin için

    Ey Rabbimiz!

    Rasulünü anışımızdan haberdar et!

    O’na binler salat, binler selam!

    Habibine Makam-ı Mahmut’u ver

    O’na vesileyi lutfet.

    O’nu refik-i Âlâya yükselt

    Bizi de affet

    O’nun hatrına affet

    Zatının hatrına Affet.

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    Yüreğim bu neyin direnişi...

     

     

     

    Bir zorluğun çelişkisi yetti,cesur saydığım yüreğime…

    Öfkeyle kırdığım kalemimin kırık ucuyla,

    yine yalnızlığımı bekleyen satırlar karalıyorum buruşmuş sayfalara…

     

    Ah yüreğim ! bu neyin direnişi…

    Bak!...Ölü turnalar düşüyor,mavisi yontulmuş gökyüzünden…

    hükümsüz yargılanıyorum yar’in duruşmalarında…

    Oysa karmaşık bir bulmacadan düşürmüştüm bu sevdayı…

    Belki de yaralarımın en kabuklu zamanından…

     

    Ama Yanıldım !...

    Hayın karanlık bu sevda…Sonu ilmek…Yolu süngü…

    Tadı dilime zehir gecelerin ,uykularıma batan hançeri..

     

    Yeter yüreğim!.. Bu neyin direnişi…

    Kaç yağız at çatladı koşarken içimde…

    ve kaç kez alnımdan vurdu beni zehir zemberek sözler…

    Uykusuz gecelerin koynunda ,

    ağrılarla kapanmaya çalışıyor göz kapaklarım.

    yankısı kalmamış bir sesi bekleme sendromlarında

    büyümenin ne anlamı var ki ?

     

    Söyle deli yüreğim ,Bu neyin direnişi…

    Derin bir neşter yarasının altından

     damla damla sızarak terk ediyor beni tutunduğum umutlarım…

    Dumanaltı bir odanın en kederli yerinde ,

    azarlanmış hayallerimin kuşatmasında ,

    çoğul acılar ,tekil yalnızlıklar ve çatışma sonrası

    sancılarla kalakalıyorum kanlı meydanlar ortasında…

     

    “Kurtulursam ,bu aşk’la kurtulurum” dediğim için 

     başkada bir planım kalmadı artık…

    Zaten berbat bir cümleydi,

    kalemimi Aşk’a kanattığım günler…

    Başaramadım…

    Hırçın dalgaların dövdüğü bir kıyının haykırışları içinde duruyorum…

    Ama yaşamak zorundayım uçurumların ucunda…

    Olası bir tufan zorluyor kapılarımı…

    Yeni bir gemi inşa ediyorum göğsümdeki kemiklerden…

    Rehin bırakıyorum düşlerimi durgun sahillere…

    Kalın kışlık paltomu giyip  üstüme,

    çıkıyorum buz gibi yolculuklara…

    Omuz vermeyin tabutuma,

    kendi ellerimle taşıyacağım cesedimi…

    Okyanus dalgalarında geride bıraktığım

    tüm aşkları selamlıyorum ölümbaz bakışlarımla…

    Gidişimi Yâr hazırladı ,ben tetiği çekiyorum…

    Ölürken bile masum değil yüzümün rengi…

     

    Suçluyum…Gidiyorum….

     

     

    Bir zorluğun çelişkisi yetti,cesur saydığım yüreğime…

    Öfkeyle kırdığım kalemimin kırık ucuyla,

    yine yalnızlığımı bekleyen satırlar karalıyorum buruşmuş sayfalara…

     

    Ah yüreğim ! bu neyin direnişi…

    Bak!...Ölü turnalar düşüyor,mavisi yontulmuş gökyüzünden…

    hükümsüz yargılanıyorum yar’in duruşmalarında…

    Oysa karmaşık bir bulmacadan düşürmüştüm bu sevdayı…

    Belki de yaralarımın en kabuklu zamanından…

     

    Ama Yanıldım !...

    Hayın karanlık bu sevda…Sonu ilmek…Yolu süngü…

    Tadı dilime zehir gecelerin ,uykularıma batan hançeri..

     

    Yeter yüreğim!.. Bu neyin direnişi…

    Kaç yağız at çatladı koşarken içimde…

    ve kaç kez alnımdan vurdu beni zehir zemberek sözler…

    Uykusuz gecelerin koynunda ,

    ağrılarla kapanmaya çalışıyor göz kapaklarım.

    yankısı kalmamış bir sesi bekleme sendromlarında

    büyümenin ne anlamı var ki ?

     

    Söyle deli yüreğim ,Bu neyin direnişi…

    Derin bir neşter yarasının altından

     damla damla sızarak terk ediyor beni tutunduğum umutlarım…

    Dumanaltı bir odanın en kederli yerinde ,

    azarlanmış hayallerimin kuşatmasında ,

    çoğul acılar ,tekil yalnızlıklar ve çatışma sonrası

    sancılarla kalakalıyorum kanlı meydanlar ortasında…

     

    “Kurtulursam ,bu aşk’la kurtulurum” dediğim için 

     başkada bir planım kalmadı artık…

    Zaten berbat bir cümleydi,

    kalemimi Aşk’a kanattığım günler…

    Başaramadım…

    Hırçın dalgaların dövdüğü bir kıyının haykırışları içinde duruyorum…

    Ama yaşamak zorundayım uçurumların ucunda…

    Olası bir tufan zorluyor kapılarımı…

    Yeni bir gemi inşa ediyorum göğsümdeki kemiklerden…

    Rehin bırakıyorum düşlerimi durgun sahillere…

    Kalın kışlık paltomu giyip  üstüme,

    çıkıyorum buz gibi yolculuklara…

    Omuz vermeyin tabutuma,

    kendi ellerimle taşıyacağım cesedimi…

    Okyanus dalgalarında geride bıraktığım

    tüm aşkları selamlıyorum ölümbaz bakışlarımla…

    Gidişimi Yâr hazırladı ,ben tetiği çekiyorum…

    Ölürken bile masum değil yüzümün rengi…

     

    Suçluyum…Gidiyorum….

     

    Bir zorluğun çelişkisi yetti,cesur saydığım yüreğime…

    Öfkeyle kırdığım kalemimin kırık ucuyla,

    yine yalnızlığımı bekleyen satırlar karalıyorum buruşmuş sayfalara…

     

    Ah yüreğim ! bu neyin direnişi…

    Bak!...Ölü turnalar düşüyor,mavisi yontulmuş gökyüzünden…

    hükümsüz yargılanıyorum yar’in duruşmalarında…

    Oysa karmaşık bir bulmacadan düşürmüştüm bu sevdayı…

    Belki de yaralarımın en kabuklu zamanından…

     

    Ama Yanıldım !...

    Hayın karanlık bu sevda…Sonu ilmek…Yolu süngü…

    Tadı dilime zehir gecelerin ,uykularıma batan hançeri..

     

    Yeter yüreğim!.. Bu neyin direnişi…

    Kaç yağız at çatladı koşarken içimde…

    ve kaç kez alnımdan vurdu beni zehir zemberek sözler…

    Uykusuz gecelerin koynunda ,

    ağrılarla kapanmaya çalışıyor göz kapaklarım.

    yankısı kalmamış bir sesi bekleme sendromlarında

    büyümenin ne anlamı var ki ?

     

    Söyle deli yüreğim ,Bu neyin direnişi…

    Derin bir neşter yarasının altından

     damla damla sızarak terk ediyor beni tutunduğum umutlarım…

    Dumanaltı bir odanın en kederli yerinde ,

    azarlanmış hayallerimin kuşatmasında ,

    çoğul acılar ,tekil yalnızlıklar ve çatışma sonrası

    sancılarla kalakalıyorum kanlı meydanlar ortasında…

     

    “Kurtulursam ,bu aşk’la kurtulurum” dediğim için 

     başkada bir planım kalmadı artık…

    Zaten berbat bir cümleydi,

    kalemimi Aşk’a kanattığım günler…

    Başaramadım…

    Hırçın dalgaların dövdüğü bir kıyının haykırışları içinde duruyorum…

    Ama yaşamak zorundayım uçurumların ucunda…

    Olası bir tufan zorluyor kapılarımı…

    Yeni bir gemi inşa ediyorum göğsümdeki kemiklerden…

    Rehin bırakıyorum düşlerimi durgun sahillere…

    Kalın kışlık paltomu giyip  üstüme,

    çıkıyorum buz gibi yolculuklara…

    Omuz vermeyin tabutuma,

    kendi ellerimle taşıyacağım cesedimi…

    Okyanus dalgalarında geride bıraktığım

    tüm aşkları selamlıyorum ölümbaz bakışlarımla…

    Gidişimi Yâr hazırladı ,ben tetiği çekiyorum…

    Ölürken bile masum değil yüzümün rengi…

     

    Suçluyum…Gidiyorum….

                                        www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 14

    Ayrlmalıyız...


    Zamanlar fazlaydı paylaşmak için
    Bir bakış yeterdi anlatmaya
    Anlamaya yeterdi bir tek kelime
    Alışmak sevmekten daha beterdi
    Ve zamansız gelen yarınsız bir sevgi
    Bi gün bi yerde ansızın biterdi

    Biterdi hiç bitmeyecek sandığımız sevdalar
    Çekip giderdi anılar,
    Fotoğraflar yakardı kendi kendini;
    Simsiyah, duman duman…
    Artık, artık hiçbir vazoya sığmazdı ayrılığın çiçekleri
    Sevişen geceler çekip giderdi
    Susardı şarkılar, çalmazdı kemanlar
    Şiirler yazmazdı bu kırık hikayeyi
    Bu sevda bi gün bi yerde ansızın biterdi
    Biliyorum; biterdi, biterdi…

    Oysa ne kadar güzel başlamıştı herşey
    İlk buluşmaların heyecanı, yetmeyen zamanlar
    Kararan akşamlarla gelen ayrılma faslı
    Eve uydurduğumuz yalanlar
    Gözlerime dalıp dalıp gitmelerin
    Salaş bir çay bahçesinde iki demli çay
    Ve ucu ucuna eklediğimiz sigaralar;
    Sevdamız gibi içimize çektiğimiz.
    Bitmesin diye hayallerimiz
    Hep o şarkıyı dinlemelerimiz.
    Yine elimde resimlerimiz
    Yarın hepsi acı tatlı anılar olacak hayatın ırmağında
    Gidiyorum…

    Sevdim seni, çok sevdim, hep böyle kalıcam
    Senin mutluluğuna uzaktan bakıcam
    Ayrılmalıyız artık, gitmeliyim bu yerden
    Saadet diliyorum, saadet diliyorum sana beyaz güllerden.

    Gidiyorum…
    Gözüm arkada kalsada güçlüyüm
    Güçlüyüm ayakta duracak kadar
    Yarınlara bakacak, yeni sevdalara doğacak,
    Ve bu aşkı vuracak kadar
    Ben bu aşkı vuracak kadar güçlüyüm…

                                                    www.levent-tatli.spaces.live.com

    April 13

    Sanadır bu satırlarım...



    Yangınlarda olan yüreğimin geri dönüşünde bıraktığı küllerin serzenişidir.
    Birlikteliğin özgür hazzından sonra,ayrılığın prangalara vurduğu esaretidir.

    Senden ayrı geçen zamanın fırtınasıdır bu.
    Her aklıma gelince yumruk yumruk dökülen göz yaşlarımdır…
    Giderken bir daha dönmem demiştin ya;
    Seni unutmak için kaç şehir dolaştım,
    Alıp başımı nice engin dağları aştım,
    Gah sırtımı taşa dayadım,gah yorgun bir ağaca…
    Nice dertler demlendi volkan yüreğimde,
    Ezdi,yaktı bütün bedenimi hunharca.
    Her şehirde sokak sokak tellâl oldum.
    Hep bir adres sordum önüme gelene,
    Yüzüme bakıp başını salladı herkes
    “Bilmiyorum” demekti bu baş sallaması.
    Yalnız olduğumu hissettim,sevgili edindim,
    Her sevgilinin kusuru vardı bende terk ettim.
    Ne yaptımsa,her gittiğim yolun sonu başa dönüyordu.
    Boşa dolaşmışım onca şehri,

    Boşuna her şehrin sokaklarını adımlayıp
    Her önüme gelene adres sormuşum.

    Yalnızlığımı paylaşmak için boşu boşuna sevgili edinmişim.
    Günahım yetmez gibi birde onlarım günahına girmişim…
    Ben alıp başımı giderken deliymişim oysa.
    Bir daha geri dönmem derken kendimi kandırmışım.
    Oysa oysa bir tanem dolaştığım her seni ararmışım,
    Herkese senin adresini sorarmışım.
    Elbette başını sallayıp “bilmiyorum” diyecekler.
    Kim nerden bilsin senin adresini?
    Bir bilirim, hemde ezbere bilirim,
    Gözüm kapalı zifiri karanlıkta aksamadan gelirim..!
    Her sevgilide kusur arayıp terk ettim ya,meğer sana benzesin istermişim,
    Yada ne bileyim işte, bir sen daha ararmışım.
    Olmuyor bir tanem sensiz asla olmuyor.
    Ne senin yaşadığın şehir gibi şehir var,
    Ne senin oturduğun sokak gibi bir sokak daha.
    Ve en önemlisi;
    Yok senin gibi bir sen daha…

                                                             www.levent-tatli.spaces.live.com
                                                            www.burakhakan33.spaces.live.com

    Ya Rabbim ben pişmanım...

    Yakarisim Sanadir Ey Rabbim!

    Gecelerden sabahalara, karanliklardan güneslere dogru açilan yüreklerimizin perde araliklarindan süzülen nur katreleriyle geldim kapina!
    Biliyorum, güllerden gecer sana giden yollarI Yakarislarla, dualarla, tahiyyatlarla bezenir.
    Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, Sana kalbimi getirdim.
    Ey kalpleri nuruyla sarip oksayan! Onulmaz yaralarla kan-revan kalbim avuçlarimda, kapina geldim.
    "Selam olsun ömür seccadesini gönül dergahina serenlere" diyebilmeyi ne çok isterdim, ama biliyorum ne yüzüm var nede hakkim.
    Ögrendim ki dua, asigin masuguna bir haber salmasidir; gözyaslariyla yazilmis bir mektubu. Ve bir bekleyistir, istiyakla, korkuyla, ümitle bekleyis.
    Iste, zaman her saniyesini balyozlamaktayken ömrün, verilmemis hesaplarin korkusuyla, titreyen yüreklerimizin bir lahsa umut adina geldik kapina Ah gelebildik mi, bir haber var mi affina dair?
    Acziyeimi alarak koynuma, bir dervis hirkasiyla, sevgili Eyyüb'unün sabrini yüklenerek gelebilmek isterdim kapina!
    Meryem örtülerimle örtünebileseydim Tur Dagindaki o ses bir yanki bulabilseydi ruhumda insanligim adina. Önünde bütün ruhumla secde edebilseydim.
    Yeri gögü bagrina basan Ey Rabbim!
    Ey gökyüzünü kudretiyle sürmeleyen!
    Rahmetini serp taslasan gönüllere Ey Rabbim!
    Sanadir münacatim, yalniz Sana olsun askim lutfeyle!
    Bir avuç ates böcegi uçuver ne olur zifiri yüreklerimize. Kararan günlerimize, gecelerimize Ve ne olursan ol gel diyen asiklarin hürmetine, ne olur affeyle!
    Seni aradim durdum gönüllerin yalnizliginda çöllerinin, menzilsiz yollarinda ve bir katre rahmetine muhtaç topraginda. Ah perde, ah sah damarim! Sefkatinin gölgesine siginiyorum Ya Rabbim!
    Hiçligin zerresinden kavrulmaya can attigim demdir. Vedudsun Iltifatina muhtaciz Ya Rabbim! Tenezzül buyur kulununu münacatina.
    Dua dua acilirmis Sana giden kapilar. Hüzünlü bir sonbahar günü kapinda yalvarmaya geldim. Senden korkum nar degil, kaybetme korkusudur. Dostu, en sevgiliyi, sila-i rahimi, canani, canda kaybetme korkusu! Umudumsa rizan: iIlahi ente maksudi..
    Yüreklerimiz ezik Ya Rabbim! Yüzümüz yerde. Kaldirip basimizi sonsuzluga bakmaya yüzümüz yok! Layik olamadik. Pismanligin dehlizlerinde boguluyorken aglayamadik, derinden sessizce Zayif irademizle, alaca karanlik yüreklerimizle bir damla gözyasi getirebilseydik yürekten, ihlas adina. Biliyorum pismanliklara delil kabul ederdin
    Yüregin zayif noktalarinda mahkum oldum nefsimize. Ya Rabbim! Çikar kelepçelerini o aleyhillanenin Çikar ne olur, dostlarinin hatirina.
    Azad et Ya Rabbim! Süphlerin oyuncagi olmus aklin nezarethanesinden. Kutlu sevdanin gül kokusundan doya doya içir sinelerimize diri meyyitler gibi degil, sirat-i müstakim üzerinde günahlardan nurunla yikanmis olarak yürümeyi nasib eyle.
    Sehirler, evler mezar oldu Ya Rabbim! Her evden ceset kokulari yükseliyor semaya. Bedenler degil ruhlar ölü. Bizi nurunla dirilmeyi nasib eyle.
    Biz sanemler insa ettik yüreklerimizde göktelenler boyu. Biz yeryüzü tanrilarinin etegini öptük. Diz boyu battik çirkefine alemin. Sahte dostlari, riyakar asklari çarparak yüzüne insanligin, Sana kosmayi nasib eyle.
    Tevbe kapilarinin ardina degin açildigi ve meleklerin kanatlariyla yeryüzüne kapandigi günlerin rahmetinde yüzmekteyken edeb askini gönüllerimize nakset.
    Iste can pazarinda canimizi satmaktayiz, bir iltifatin ugruna.
    Gülistaninda renksiz, kokusuz bir yaprak olmayi çok görme.
    Yüce kapinda kitmir olanlardan eyle.
    Elimizden, yüreklerimizden katran rengi günahlar dökülüyor.
    Dualari semadan çevrilmeyenler adina, geceleri nurlariyla sabahlara
    çevirenler adina, samimiyeti nakis nakis ömür gergefine isleyenler
    adina, tevbe ediyor, af diliyoruz dualarimizla

    Ya Rabbim!.. Ben pismanim!.. Ben pismanim!
                                      www.levent-tatli.spaces.live.com
    April 12

    Rabbim var...

    Bir gün dünya seni sıkarsa, Rabbine dönüpte 'Sıkıntım var' deme. Sıkıntına dön 'benim RABBİM var' de...
    bayrak.cami

    Hoşgeldin kalbimize sevgili pişmanlık...

     

    Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını. Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize. Girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında... Defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.

        Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöl kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”

        Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir, ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! ACISIN. KANASIN. AĞLASIN. SIZLASIN. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. ACISINA İHTİYACIMIZ VAR PİŞMANLIĞIN. YA HİÇ ACITMASAYDI GÜNAHLAR KALBİMİZİ? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?

        İyi ki öyle... Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.

        Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.

        “Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.

        Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..

        O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”

        Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.

        Senai Demirci 

                                         

     www.levent-tatli.spaces.live.com