Levent's profileGÖZLER NE RENK OLURSA OL...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
March 23 SENİN İÇİN...Niye Ben?” diyen herkes için Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda’nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca… Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. “Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.” Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.” Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı: “Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım…” “BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM” demeyin… Hayat ;Hayat; Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir. Kimi öptüğün,hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir. Hayat, ayakkabıların,saçın,derinin rengi de değildir. Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir. Aslında hayat; notlar,para,giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.
Hayat; Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir. Güven ,mutluluk,şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; Kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. Ne dediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı,başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.
İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.
Charles Eguonewww.levent-tatli.spaces.live.comMarch 19 KANİLİNİZ MUBAREK OLSUN![]() Bugün, alemlere Rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed(sav)'in doğum günü. Bu vesileyle Müslümanların mübarek Mevlid Kandili'ni kutlar, insanlığın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Allah'tan dilerim... Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili bütün müslümanlara hayırlara vesile olması dileğiyle(19-20 Mart) Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü. Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler? Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler. O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1) Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! "Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi. Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar. Ertesi gün Yahudiye vardılar: "Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi. Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada, "Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler. Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir. "Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2) Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı.. Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver." Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3) Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle: "O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük." Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir: "Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin" Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi. Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar. Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5) Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi. Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü. Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi. Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü. Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi. Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6) İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir. Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin www.levent-tatli.spaces.live.com www.burakhakan.blogcu.com www.burakhakan33.spaces.live.com http://blog.mynet.com/levent_tatli http://blog.mynet.com/il_bey March 17 sevilmek istiyorsan...March 16 Beklemek iyidir sabretmeyi ezberletir...Beklemek iyidir sabretmeyi ezberletir!!
Bekliyorum ben de sabırla. Bazen, ellerimi göğe açıp dualarla. Bazen içip içip dünyaya kafa tutan isyanlarımla. ![]() Seni bekliyorum yalnızca. Bildiğim, artık sadece yapmam gerekenin bu olduğu. Bildiğim, başka bir yol deneyince ruhumun yorulduğu. Elimde biletim, içimde susturamadığım beklentilerimle, havaalanında, tren garında, otobüs durağında, vapur iskelesinde kayıp bir yolcu gibiyim. Söylesene nereye gitmeliyim? ![]() Kime kızmalıyım? Kime gücenmeliyim? Yoksa senden ilelebet vaz mı geçmeliyim? Beklemek son birkaç asırdır tek ezberim. Bazen, kardan önünü görmeyen ya da yağmurun dövdüğü veyahut sardunyaların güneşe güldüğü penceremin ardında duruyorum bilinçsizce. Boşluğa takılıp soruyorum kendime, "Mevsimler bile değişirken kaderim niye değişmiyor?" diye. Kimi zaman yüzüm sırılsıklam, kimi zaman gözlerimin içinde yüzen yakamozlarla bakıyorum yola. ![]() Kapımın önünde buluşanlar, yokuşta yorulup soluklananlar, annesinin çekiştirdiği çocuklar, babasının omzundan sağa sola kıkırdayan minik kızlar, evlere servis yapan garsonlar, postacılar, sucular... İçerde hayat nasıl durmuşsa, dışarıda devam ediyor. İnadına. Öyle bir batıl inanç ki gelecek olman. Ama bekliyorum işte. Falcılar kahve telvesinde seni arıyor. Ben sokaktaki gölgelerde, ayak seslerinde... Gelmiyorsun yine. Ama caymıyorum senden. Koymuyorum yerine yeni birilerini. Sevemiyorum sana ait olmayan başka gözleri. Tarot kartlarında, kahve fincanlarında izini sürmekteyim. Yılmadan, yıkılmadan, utanmadan ve korkmadan. Gözüm yolda, kulağım merdivenlerdeki en ufak hışırtıda. Zavallı kadıncağız. Çok defa göz göze geldim ev sahibimin şaşkın suratıyla. Yarım ağız bir "nasılsınız" deyip, havadan sudan sohbet edip örttüm kapıyı yüzüne. Yaktım bir sigara daha. Tünedim yine cama. ![]() Kanımla, kemiğimle, dişimle, tırnağımla dik durmaya çalışarak yolunu gözledim bir gece daha. Elbette zor. Tabi ki ölmek kadar kolay ve çabucak değil bilinmezlik. Acı veriyor. Ağrıdan sızıdan yataklara düşürüyor elbet. Boynumu büküp, elimi ayağımı, soluğumu kesiyor ama katlanıyorum işte. Öldürmeyen her şey güçlendiriyor en nihayetinde. Bir gün geleceksin biliyorum. Ama hangi ışıkta, hangi mevsimde, hangi şarkıda onu çözemiyorum. ![]() O vakte kadar geçen her saniye öfkemi üçe beşe katlıyor. Hüznümü bilmem kaç misli artırıyor. "Artık gelse de ne değişir" diyorum; "İnanacak mıyım sanki her sözüne?" Senden nefret etmek için milyon tane sebebim varken, ben seni sevmem için gerekenleri ayıklıyorum içlerinden. Bitmiyor umut, bitmiyor sevda. Geceleri görünce seni rüyamda "Tamam" diyorum "İşte bir işaret daha". Toplayıp tüm ipuçlarını koyuyorum yastığımın altına. Ne olur, zahmet olmazsa eğer, bu gece de girer misin rüyama? March 12 SENBirak ellerimi Üç satir yazacagim Üç satirda sEn!...
Birak gözlerimi Dört yana bakacagim Dört yanda sEn!...
Birak yüregimi Bin kere sevecegim Bin kerede sEn!..
March 07 Bana düşlerini kiralarmısın Abi...
March 01 Son susan söyler son sözü...![]() Son susan söyler son sözü kalbiyle: Beyaz Tüm renklerin aslı beyaz mıydı? Hepimiz beyaz mıydık hayatımızın bir yerinde? En kolay kirlenen renktir beyaz. Çünkü ne kadar istese de, bünyesinde kendisinden farklı olan en ufak bir dokuyu, rengi barındıramaz. Hemen renk verir, kaybeder özerkliğini. Beyazdır çünkü. Tüm renkler bir yana, o bir yanadır. Her şeyin en doğal halini görürsünüz onda. Sabit kalmıştır her şeye rağmen. Huzur veren bir dinginliği vardır. Neyse odur, kendi gibidir. Ve kendisinde çok olmasına rağmen, sizde en ufak bir tonu bile yoktur. Bunun farkına vardığınız zaman, hayatınızda ne yaparsanız yapın, yeri dolmayacak bir boşlukla yaşamaya başladığınızı fark edersiniz. Ne kadar çeşitli nimetlerin içinde olsanız bile; içinizde, derinlerde, kuytularda hep bir şey eksiktir size göre. Ve günün birinde karşınıza çıkar ansızın. Beyaz Dudaklarından ayetler döküldüğü an emin olursunuz, o beyazla beyazlaşmak istediğinizden. Renkler âleminin kartelâsından kesin çıkış yapıp, kendine has; münhasır olan o renge bürünmeyi arzularsınız büyük bir iştiyakla. O ana kadar sizi var eden tüm ara renkleri bir kalemde silip atmayı, size ait olan ne varsa hepsinden arınmayı dilersiniz. Oysaki o beyazdır. Sizdeki renkleri kaldıramayacaktır, bilirsiniz. Ya siz ona benzeyeceksinizdir, ya o size. O size benzeyemezdi ki, sizin tonlarınızı kaldıramazdı bünyesi. Boz bulanık olur, kendi gibi olamazdı. Ama siz, ona benzemeye dünden razıydınız. Hâlbuki içinizde türlü türlü renkler vardı, nereden bilebilirdiniz ki günün birinde beyazınızı yitirecek kadar kendinize yabancılaşacağınızı? Kendi bencilliğinize onu kurban edemezdiniz. Zaten kıyamazdınız ki İyiye, güzele, doğruya dair olan tüm gerçekleri kendi renginde barındırmışken bu kadar zaman Böylesine masumken Elinizde olsa, başa dönseniz belki de öylece beklerdiniz özünüzü kaybetmeden. Ama tek yön ilerlenen bir istikametteydiniz ve her şey için geçtir artık. Beyazınızın içinize verdiği aydınlık, hasrete ve özleme dönmeye başlamıştır çoktan. Hesaplarınız bitmiş, sağlamasını yaptığınız işlemler acımasız gerçeği net bir şekilde ortaya sermiştir. Beyaz kendi başına beyazdır ve ancak başka bir beyazla rengini koruyabilecektir. Onun dünyasına yeriniz yoktur. Bu gerçeklik kendini bir buz kesiği gibi hissettirir size. Hem soğuktur hem kanatmıştır, acısı uzunca bir süre sızlayarak anımsatır varlığını, buradayım dercesine. Ne öncenize serzenişiniz olur, ne kendi elinizle yazdığınız kaderin size olan cilvesine. Kulaklarınızda, dudaklarından dökülen ayetlerin yankısıyla devam ederken hayata, bir başka renge bulaşmamaya dair ettiğiniz yemininizi tekrar edersiniz tüm kalbinizle. Son susan söyler son sözü...Kalbiyle. www.levent-tatli.spaces.live.com |
|
|