Levent's profileGÖZLER NE RENK OLURSA OL...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 29

    GÜL DESEM

    sgunu5c  1011-008-80-1042 d0d702aaa2_00003dc9Sahte güneşlerde kavrulan gönlümün çatlayan vadilerine, pırıl pırıl gülümseyen bulutlar, gül kokan yağmurlarını usul usul indirse..Mevsimleri alsam kollarımın arasına.. Kışta kalan bütün tohumlar gecelerinde, gülün kırmızı düşünü görse..İçimden kopup toprağa titreyerek düşen her yaprak,hazanımı güle açılan bir yol bilse..
    Bu dünyanın kızgın dalgalarının dehşeti ile parçalanan kıyılarım,bir gül vaktinde Ay'ın yüreğime vuran gölgesinde yetim başlarını okşayan o şefkatli elin merhametiyle onarılsa..Gecenin siyah perçemine karışan yalnızlığımın solgun yüzü, bütün sessizlikleri sızlatan bir sedayla gönül aynalarıma çarpıp kırılsa..Kırılan her parça, yeni bir yüz olup bir gülün sesine dost olsa..
    Gül desem..
    Bu dünyaya dair ne varsa yeni bildiğim, hepsi eskise bir bir içimde.Söğuk bir hançer gibi damarlarımı yırtan isyanlarımı çekip çıkarsam kalbimden..Kanayan yaralarımın sancısını bir gül yaprağının sıcaklığıyla dindirsem..Sıcak, buhar buhar yükselirken semaya,ufkun ince çizgisine doğru aşkı soluyarak savrulan mahzun bir kum zerresi olsam..Gülün ayağını kaldırdığı yere, ben bıraksam yüreğimi.. Uzun yolların yorgunluğuna sükut eden bir çehreyle,kafesinden kurtulan bir güvercin misali, tutsaklığı ruhumda elesem,ömrümün bir ucundan diğer ucuna dek koşar adım gülün ateş kırmızısı izini sürsem…
    Gül desem..
    Yalanın ve riyanın gökte yıldızların ışığını söndürdüğü,mum ışığına sürgün düştüğüm vakitleri unutsam..Karanlık zincire vurulsa önce yedi yerinden, sonra eriyip aksa gözlerimden.Gül gölgelerinde oluk oluk kandiller yansa mehtabın titreyen gamzesinde..
    Puslu çöllerin susuz feryadına bulansam içimin sessiz çığlıklarını..Bir akşam yıldızı duysa iniltilerimi de İnse, göklerden simleri dökülmüş gecenin gerdanına..Gül adında bir ışık saçsa ruhumun girdabına..
    Artık hüzün şarkılarını söylemekten vazgeçse iklim..Şiir şiir bir özlemi taşısa ellerim.Her ıslandığında bir gülü büyütse içinde gözlerim..
    Gül desem..
    Taif'e gitsem.Atılan taşlara bir perde olup gerilsem.Sevr mağarasında kanatlanmayan kuşun kanadında bir tüye dönsem..Mağarayı kapatan örümceğin ağındaki bir ilmeğe ersem.
    Gül desem..
    İntizarımda kapanmayan gözlerime gül tozundan sürmeler çekilse,kalbimin surları gül yaprağından örülse.Gönlümün kabuk bağlayan yanıklarına gül adında bir merhem sürülse.
    Çehrelerin engebeli yollarına gülden bahçeler döşense..Her bahçede güle tutkun bir bülbül ötse.Kuş yavruları sımsıcak gülden hikayelerle ısınsa..
    Gül taşıyan çağlayanlar süzülse parmaklarımdan, topraktan gül devşiren düşlerime..sokaklar,solgun ışıklar,yakamozlar gül koksa..Caddelerde ağaçlar,pencerelerde saksılar gül koksa..Demir parmaklıklar gül dalından yapılsa,onlar da baharda gül diye açsa..
    Ayaz gecelerin kuytusunda,uykuyu bekleyen dertli gözlere, gül yudumlayan ninniler asude uykular taşısa.
    Gül desem..
    Gül renginde katmer katmer açılan guruptan ruhuma dökülse melekler.demet demet gül rayihasında sallansa bütün beşiklerBir kuşluk vakti gül adında bir sızı düşse yüreğime..Kabaran denizler gül diye çıldırsa..Silkelense gök maviliğinden.Gül yağınca semadan ızdırabım inşiraha dönüşse..
    Gül desem..
    Hasretinin soğuğunda kırağı vuran çiçeklerim dirilip gürbüzleşse.Günahlarımın karasına boyanan kanım, gül renginde temizlense...Ağır aksak yürüyen vicdanıma can gelse..Ruhumun viran olmuş bağları bir tutam bahar ışığı ile tazelense..Gülün şefkati ile süslense boynu bükük fidanlarım..
    Buket buket gülle doldurup heybemi, uzak diyarlara ömrünü adayan bir seyyah olsam.Her ülkenin açılmamış paslı kapılarına taze bir gül dalı bıraksam.Gözlerini yazmaya adamış bir hattat olsam.Her harfime bir gül düşürsem.
    Ellerini nakışlarına adayan bir nakkaş olsam..Her nakışıma bir gül sığdırsam.
    Gül desem..
    Güle yazılan bütün yazıları ben okusam.
    Bütün şiirleri ben ezberlesem.Güle adanan nefeslerim tükenene dek, bir gül destanını içinde ömür sürsem.Bütün şakıyan bülbüller sussa..Güle aşkımı ben söylesem.ben anlatsam..
    Dökülse kanlı pasları gözkapaklarının.Kırılsa kapıları gülsüz geçen yıllarımın.İçimi yakıp yıkan rüzgarlar gül sularında durulsa..

    Gül desem..
    Beni bir gül sevse..
    Beni bir gül anlasa

    sgunu5c 1011-008-80-1042d0d702aaa2_00003dc9

     

    November 28

    HÜzÜn GÜnleri!!

    lale ve güllale ve güllale ve gülnamaz1
    Hani söz vermiştik Âlem-i Ervah’ta
    “Bela” demiştik “Elestü bi rabbikum” sualine
    Yaratıcı,yegane rızık verici ve kanun koyucu olarak Allah’tan başka ilah
    Önder olarakda Onun Rasulunden başkasını tanımayacaktık
    Hani söz vermiştik Erkam’ın evinde
    Hangi şart ve ortamda olursa olsun İlây’ı kelimetullah misyonunu yürütecek
    Musibetlerden yılmayacak,bir tehditten korkmayacak
    Gerekirse ölümlerin en güzeline talib olacaktık
    Hani söz vermmiştik Akabe tepesinde
    Kendimizi ve ailemizi korudu umuz gibi
    Kanımızla,malımızla ve canımızla koruyacaktık Rasulullah’ı
    Hani söz vermiştik Akabe tepesinde
    Do ru olan herşeyde Rasul’e itaat edecektik
    Rabbani davayı elden ele,gönülden gönüle
    Balçıkla sıvanmayan hakikat güneşini
    Cihadsız ve şehadetsiz bırakarak lekelemeyecektik
    Hani söz vermiştik Medine’de
    Hani söz vermiştik dünya kardeşli inin en güzel teşekkül etmeye başladı ı Medine’de, kıyamete kadar tüm müslümanlar kardeş olacaktı
    Ve bizler “Muhakkak ki,bütün mü’minler kardeştir” ferman-ı ilahisine gönülden ba lanacak
    Vücudun azaları gibi hepimizin derdiyle dertlenip sevinçlerimize ortak olacak
    Komşusu aç iken tok yatan bizden de il düsturuna
    Evrensel komşuluk bildirisin
    Kardeşli in en alt eşi i olarak bakacaktık
    Hani söz vermiştik Rıdvan’da;başımızı tutamayan ellerimizi kökünden kurutacaktık
    Nemlenmemiş bir gözü,yaralanmamış,çile çekmemiş bir bedeni Mevlâ’ya sunmayacaktık
    Mücadelesiz ve vuslata özlemsiz geçen bir günü yaşanmamış kabul edip
    Do arken nişanlandı ımız ölümle cihad masasında şehadet gömle ini giyerek nikahlanaca ımız günün hasretiyle yanıp tutuşacaktık
    Hani söz vermiştik ayaklarımızı vura vura Mekke’ye girerken
    Dinime namusuma göz diken zalimler tekrar işbaşına gelirse
    Mukaddes beldelere ebreheler tekrar saldırırsa,biz de kanatlanıp uçacak
    Mevlâmızın ebabil kuiları olmaya talib olacaktık
    Hani söz vermiştik Veda Haccında Rasulullah’a
    Cahiliyye adetlerini bir daha diriltmemek üzere kökünden kurutacaktık
    Miras bırakılan emanetlere sımsıkı sarılacak,Ahkam-ı Kur’aniyyeyi dünyaya hakim kılacaktık
    Ahde vefa gösteremedik Allah’ım
    Zihinlerde ki hatırasını çoktan silmiştik
    Şehadet mi?
    Çok uzaktı bizden,tanımıyorduk onu,sözlüklerimizden bile çıkarmıştık
    Çile çekmeye yanaşmadık
    Öyle e ildik öyle e ildik ki;do rulacak ne bir belimiz,kaldıracak ne bir başımız kaldı
    Utanıyoruz Allah’ım
    Nemlenmemiş bir gözle,yara almamış bir bedenle huzuruna varmaya utanıyoruz
    Ahde vefa gösteremedik Allah’ım
    Bunu biliyoruz....Ama şunu da biliyoruz ki
    Rahmet deryanda ufacık bir damlayız
    Yüzümüz yerde ama
    Affet Allah’ım!...Affet
    Allah’ım
    lale ve güllale ve güllale ve güllale ve gül
    November 26

    NE GÜZELMİŞ SEVMEK

    Ne Güzelmiş Sevmek Flash Şiir
     

    ÇOK GEÇ

    BİR ÖYKÜ

     

    Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
    utangaç bir tavırla rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
    fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
    Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

    Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
    Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
    Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
    Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
    masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
    dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
    gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

    Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
    bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
    Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
    Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

    Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce
    bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
    anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

    Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
    dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için
    bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

    "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a
    bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
    fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
    biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
    fazlasına çıktı..."

    Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
    kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
    inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
    kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

    Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
    Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya,
    Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için
    onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

    Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.


    =========

    Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
    yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

    YAŞADIĞINIZ HERGÜN ÖZELDİR...

     


     

    YAŞADIĞINIZ HER GÜN ÖZELDİR !

    Eniştem; kızkardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve
    ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan
    bir çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı.
    Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti .
    Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.

    "Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden
    baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi.
    Özel bir gün için saklıyordu." Çamaşırı benden aldı ve
    cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle
    birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an
    yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla
    kapattı ve bana döndü ve dedi ki : " Hiçbir şeyini özel
    bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir."

    Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime
    beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken
    tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri
    hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden
    California'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm.
    Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı
    bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini
    düşünüyorum ve hayatım değişti.

    Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum.
    Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere
    aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum ,
    iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık
    "hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk
    alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini
    hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak
    yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum.

    Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum.
    Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk
    açan çiçek gibi özel olaylarda.. En pahalı ceketimi canım
    isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer
    zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı
    daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler
    için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka
    memurlarının burunları da, en az parti parti gezen
    arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.

    "Birgün" kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti.
    Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu
    şimdi görmek , duymak ve yapmak istiyorum.

    Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız
    yarını görmeyeceğini" bilseydi eğer kızkardeşim, neler
    yapardı kimbilir ? Sanırım aile fertlerini veya yakın
    arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp
    aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi.

    Belki bir lokantaya en sevdiği çin yemeğini ısmarlardı.
    Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan
    öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?..
    Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler
    olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım
    için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim
    için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi
    yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza
    kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye,
    duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.

    Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün
    "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün,
    her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan.

    (LOS ANGELES TİMES YAZARLARINDAN ANN WELLS'İN YAZISI

     

     

    hiç hayallerinizden sıfır aldınızmı..??



     

    HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?


    Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
    atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
    genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
    çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
    Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
    istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
    Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
    sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
    kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
    Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
    Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
    Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
    metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
    Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
    tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
    Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
    "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
    "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
    "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
    dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
    Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
    Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
    alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
    "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
    yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
    Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
    "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
    Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
    Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
    değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
    "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
    "Ben de hayallerimi..".....



    O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
    1000 metrekarelik evinde oturuyor.
    Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
    çerçevelenmiş olarak asılı.
    Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
    geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
    Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
    "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
    hayal hırsızıydım. O yıllarda
    öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
    Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

     

     

    LÜTFEN GEÇ KALMAYIN

     

     

     

     

    GEÇ KALMAYIN !

    Daha henüz 18 yaşındaydı ama hayatının sonundaydı.
    Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı.
    Kahır içinde eve kapatmıştı kendini...Sokağa çıkmıyordu.
    Annesi, bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı...
    Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa...
    Bir yığın vitrin önünden geçti, tam bir CD satan dükkânı da
    geride bırakmıştı ki, bir an durdu, geri döndü, kapıdan içeri,
    gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi
    yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar... Hani,ilk bakışta
    aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte...İçeri girdi. Kız,
    gülümseyerek koştu ona; "Size nasıl yardım edebilirim?" diye.
    Nasıl bir gülümsemeydi o...Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi
    kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele
    birini işaret ederek; "Evet, şu CD'yi bana sarar mısınız?"
    dedi. Kız CD'yi aldı, içeri gitti, az sonra paketle geri geldi.
    Gençkızdan aldı paketi, çıktı dükkündan, evine döndü.
    Paketi açmadan dolabına attı... Ertesi sabah gene gitti aynı
    dükkâna...Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve
    getirdi, attı paketi dolaba gene açmadan...Günler hep alınıp,
    sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret
    edemiyordu. Annesine açıldı sonunda...Annesi; "Git konuş
    oğlum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,bütün
    cesaretini topladı, erkenden dükkâna gitti. bir CD seçti.
    Kız gülerek aldı CD'yi, arkaya gitti paketlemeye.
    Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?"
    diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi,notu kasanın
    yanınakoydu gizlice. Sonra,paketini alıp
    kaçtı gene dükkândan... İki gün sonra evin
    telefonu çaldı... Anne açtı telefonu. Dükkândaki tezgahtar
    kızdı arayan. Delikanlıyı istedi, notunu yeni bulmuştu
    da... Anne ağlıyordu... "Duymadınız mı?" dedi. "Dün kaybettik
    oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra anne, oğlunun odasına
    girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı,
    oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı,
    oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir
    CD vardı, bir de minik not...
    "Merhaba, sizi öyle tatlı buldum ki, daha yakından
    tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı?
    Sevgiler... Jacelyn "
    Anne, bir paketi daha açtı, onda da bir CD ve
    bir not vardı: "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz,
    hadi beni bu gece davet edin, artık.
    Sevgiler...Jacelyn "

    LÜTFEN SEVDİĞİNİZİ BELLİ ETMEKTE VE SÖYLEMEKTE GEÇ KALMAYIN! :((((



    GÜL YAPRAĞI

     

     

     

     

    GÜL YAPRAĞI

    Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
    aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
    olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
    açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
    geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
    Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
    kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
    Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
    kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
    sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
    tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
    Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
    suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
    Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
    demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
    gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
    Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
    İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
    yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
    gül yaprağına her zaman yer vardı.

     

     

    ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER






    ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER....

    Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla
    adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl
    Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla
    süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan.
    Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi
    kapısı çalınmış, gülleri kucağına
    bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte..
    Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:
    "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..."
    Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden
    ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?..
    Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi,
    yumurta kapıya gelmeden...

    Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi..
    Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen
    fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda
    oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek
    bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
    Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi..
    Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi..
    Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık
    içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı...
    Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ?

    "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz..
    Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri
    çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle
    yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.
    Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
    kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum..
    Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..."
    Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı.
    Parmakları titreyerek zarfı açtı..

    " Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız.
    Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığınıı ve acılarını
    hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim
    kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor.
    Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika
    bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız.
    Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum.
    Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.
    Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve
    kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da
    seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen..
    Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil,
    biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim....

    Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam
    edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak,
    eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra
    emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip
    seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
    SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..."

     


    YALNIZ ADAM VE KIRLANGIÇ


     

    YALNIZ ADAM ve KIRLANGIÇ

    Karlı bir kış günüymüş...
    Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç,
    yalnız bir adamın penceresinin dışına gelip
    gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun
    içeri girmesine müsade etmesini istemiş.

    Yalnız adam bu isteği görmüş, "olmaz alamam,
    git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da
    kendi kendine söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla
    kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba..?"

    Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış,
    rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı
    daha başka düşünceler sarmış,
    kırlangıcın arkadaşlığını
    geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş...

    "Keşke kuşu içeri alsaydım.
    Ona biraz yiyecek verirdim. Minik kuş
    oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır,
    cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş.

    Ertesi sabah ilk iş pencereyi açıp,
    etrafına
    bakınmış adam, belki kırlangıç
    oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş.
    Ama görememiş zavallı kırlangıcı...

    Uzun kış geçmiş, yine yaz gelmiş...
    Etrafta kırlangıçlar, cıvıldıyarak uçmaya başlayınca;
    yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar
    açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış.

    Onun hevesle havada uçan kuşlara
    baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince
    hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan
    sen kırlangıçların sadece 6 aylık bir ömürleri oduğunu
    bilmiyordun?" demiş.
    Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş
    ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...

    ***

    Dikkatli olun...
    Farkında olun...
    Kendinize bir sorun...
    Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?

    Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar
    size sunulan bir dostluğu?

    Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
    sadece birkez karşımıza çıkar,
    değerini bilemezsek kaçıp giderler.
    Ve asla geri gelmezler.... :((

     


    SEVGİNİN GÜCÜ


     

    SEVGİNİN GÜCÜ


    Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların
    gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin,
    çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı
    ormanlardan birinde güzel bir göl vardı.
    Suyu berrak mı berrak, serin mi serin... Gölün kıyısında
    hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanıbaşında
    o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi
    kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı.
    Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum,
    asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.

    Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili
    papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar,
    şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını
    unutuyorlardı şu koskoca orman içinde...

    Tanrım, diyordu papatya içinden kimi kez.
    Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki?
    O suyun içinde yaşar bense toprakta...
    Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa
    öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı...

    - Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim
    seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki...
    Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum...
    Evet, orada olduğunu bilmek, sesini duymak,
    güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama
    istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine dokunayım.
    Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer...

    Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek...

    Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini:
    - Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı
    ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın,
    ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme.
    Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi istiyorsan
    yürekten iste....Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti,
    ne makamı, ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler...
    Onun fermanı okunmaya başladımı her şey susar.
    Her şey çaresiz kalır... Sevgi söz konusu olduğunda
    kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz.
    Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir.
    Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye
    başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren...
    Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik katmakta,
    yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin
    varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya.

    Şimdi kapat gözlerini sımsıkı...
    Sıyrıl tüm düşüncelerinden...
    Yalnızca ama yalnızca beni düşle...
    Yanımda olduğunu, gölün sularında
    elimi tuttuğunu hayal et... İste beni...
    Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur!

    Papatya, nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama
    yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine.
    Kendini güzeller güzeli çiçeğinin
    yanında farzetti. İstedi... İstedi...

    - Aç gözlerini!, dedi nilüfer.
    Papatya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında.
    Sevgili çiçeğinin yanında,
    gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da...

    Sevmek...
    İstemek...
    Hayal etmek...
    İnanmak...

    Olmayacak şey yoktur!
    Eğer ki; bu duygulara sahipseniz...


    Ebru TÜRKOL


     

     

    İKİ SİMGE

     

     

    İKİ SİMGE

    Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
    birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
    biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
    o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


    Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
    köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
    düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
    neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
    sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

    - "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."

    - "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.

    - "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
    ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
    ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

    Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye
    düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

    - "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

    Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

    - "Hangisi mi evlat?
    Ben, hangisini daha iyi beslersem!"

     



    BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR

     

     

     

     

    BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !

    Adam genç kadına seslendi:
    - Bana gözyaşı borcun var!

    Genç kadın sordu:
    - Nasıl öderim?

    Adam gözlerini kırptı;
    - Haydi gülümse!

    Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
    Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

    Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
    İkisi de bahar kokuyordu...
    Biri ilkbahar, diğeri güz.

    Adam, seslendi yine;
    - Bana mutluluk borcun var!

    Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
    -Nasıl ödeyebilirim?

    Heyecanlandı adam
    - Haydi yat dizlerime!

    Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
    Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
    Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
    Çaresizliğini ördü sırasıra.
    Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
    Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
    Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
    Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

    Genç kadının gözlerinin içine baktı;
    - Bana yürek borcun var!

    Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
    - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

    Adam kollarını uzattı
    - Haydi tut ellerimi!

    Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
    Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
    Genç kadın gitmek üzereydi.

    Adam son kez seslendi;
    - Bana can borcun var!

    Kadın irkildi;
    - Can mı?

    Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
    - Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

    Hoşuna gitti sözler kadının
    - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

    Adam, biraz daha yaklaştı;
    - Yum gözlerini!

    Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
    Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
    kadının titreyen dudaklarına.

    - Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

    Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
    - Hayat öpücüğüydü!

    Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

    Adam, şaşırdı;
    - Ya senin bu yaptığın neydi?

    Genç kadın kapıya yöneldi;
    - Veda öpücüğü!

    Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
    ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

    Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
    - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

    Genç kadın sümbülleri aldı:
    - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

    Adam sevindi:
    - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

    Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
    - Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

    Haykırışı yağmura karıştı.
    Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...



    KALBİMİN SAHİBİ

     

    Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya
    daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere,
    kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...
    Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

    Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
    Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de
    engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına,
    fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor,
    anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

    "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti
    delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri,
    sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte,
    dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş,
    onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi...
    Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...

    Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir,
    her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini
    kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
    bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
    Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
    bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini
    seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,
    koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
    Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
    kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda
    değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...

    Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
    yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
    Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek
    istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek
    istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle
    paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
    silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir
    ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha
    ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
    Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.

    Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler
    içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü
    bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı...
    Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...

    O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve
    görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini
    açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

    Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir
    türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
    Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
    Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu
    uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
    Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama
    ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.

    Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün
    onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan
    kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
    O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
    görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine
    dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...

    Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
    Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne
    olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
    Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
    atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı.
    Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
    sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
    oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.

    "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını
    bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her
    günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

    Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da
    hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce
    ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında
    olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
    sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek
    bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.
    Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
    Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

    Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan
    gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken
    yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi
    bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi
    sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da
    sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
    olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir
    sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
    Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...

    SEVGİLİN

     

    YAŞLI KADIN İLE MEŞE AĞACI

     

     
     

    Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine
    çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların
    yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.

    Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen
    Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu
    sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve
    yaşlı kadına seslendi: “Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”

    Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:
    “Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki
    dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi.

    “Iki üç adımlık yolum kaldı. ”Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını
    merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı
    bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip,
    sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı,
    hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: “Bu ağacı sulamak için mi
    o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre
    kova galiba çok ağırdı.” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

    “Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
    Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan
    tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık,
    onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?

    ”Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve
    dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte
    gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

    “Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım,
    onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı.
    Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden
    bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?”

    Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken,
    ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.
    Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı.

    “Dokunmayın benim ağacıma...” Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı
    ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: “Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil,
    onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin
    çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak,
    ağacınızı bol bol suladık.” Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan
    “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı. “Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi.
    “Kim gönderdi sizi buraya?” Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
    “Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim” dedi.

    Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu
    dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini
    sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.

     

     

    GERÇEK DOST

     
     

     

     


    Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış.
    Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş.
    Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış...

    Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara.
    Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der,
    uykunun tadını çıkarırmış millet.

    Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından,
    koşmuş doğru dostunun evine.
    Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından...

    Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi
    kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına...

    "Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa...
    "Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi,
    uykuyu da seversin üstelik.
    Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi.
    Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım.
    Haydi gidip haklarından gelelim.
    Yalnız yatamaz mı oldun yoksa???
    Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..."

    "Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu.
    Rüyamda biraz düsünceli gördüm seni...
    Sakın başı dertte olmasın deyip koştum.
    Kusura bakma dostum!"


    Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey!
    Derdini açmanı beklemez bile...
    Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye.
    Sevdiği insanın üstüne titrer,
    bir düşten, bir hiçten nem kapar.

     
     

    EVLİLİK AĞACI

       
     



     

    Yeni evli bir çift vardı.
    Evliliklerinin daha ilk aylarında,
    bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
    olmadığını anlayıvermişlerdi.

    Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
    Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
    evlenmeden önce sık sık birbirlerini
    çok sevdiklerine dair ne kadar da
    dil dökmüşlerdi.

    Ama şimdilerde, küçük bir söz,
    ufak bir hadise aralarında orta çaplı
    bir kavganın çıkasına yetiyordu.

    Bir akşam oturup ilişkilerini
    gözden geçirmeye karar verdiler.
    Her ikisi de, boşanmayı
    istememekle beraber, işlerin böyle
    gitmeyeceğinin farkındaydılar.

    Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
    "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
    bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
    Kurumaz da büyürse bunu bir daha
    aklımızdan geçirmeyelim.
    Bu süre içinde de
    ayrı ayrı odalarda kalalım."

    Bu ilginç fikir
    hanımının da hoşuna gitti.
    Ertesi gün gidip
    bir meyve fidanı aldılar ve
    birlikte bahçeye diktiler.
    Aradan bir ay geçti.
    Bir gece bahçede karşılatılar.
    Her ikisinin de elinde
    içi su dolu birer bidon vardı.



    Yazarı Bilinmiyor



    PAPATYA VE KELEBEK

     

     


     
     

    Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
    hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
    Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
    kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
    Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
    rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

    Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
    başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
    Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
    Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
    görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
    bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
    Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
    üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

    "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
    gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
    "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
    Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
    nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

    Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
    hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
    Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
    seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
    güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
    sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
    Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
    edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
    incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
    kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
    Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
    kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
    ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

    Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
    artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
    dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
    Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
    benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
    sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
    sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
    kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

    Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
    Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
    fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
    diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
    diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

    İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
    Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
    Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
    acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
    sonra da dökülmeye başlamış.
    Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

    İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
    sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
    "Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

     
    Yazarı Bilinmiyor

     

    ŞİMDİLİK

     

     

    Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
    dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

    Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
    söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
    Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
    getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
    öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
    bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

    Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
    Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
    Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
    topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

    Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
    derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
    kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

    Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
    uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
    Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

    Yavaşça yanına sokuldum.
    Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
    "Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
    Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
    Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
    "Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
    babamla oynayamayacağım!" dedi.

    Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
    Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
    koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
    "Neden bayramlık elbiselerini giydin?
    Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
    Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
    söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
    ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
    yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

    Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
    "Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
    Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."

     

    John Golden

    BAŞARI ZENGİNLİK SEVGİ

     

     

    Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının
    karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı
    görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine
    davet etti; "Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de
    kesinlikle acıkmış olmalısınız" dedi. "Lütfen içeri gelin,
    size yiyecek birşeyler hazırlayayım."

    Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.
    Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını
    söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı; "Eşiniz evde
    değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.

    Akşam eşi geldiğinde, kadın karşı kaldırımdaki yaşlı
    adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. "Senin evde
    olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi.
    Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının
    eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı" dedi. "Hâlâ
    oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve."

    Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki beyaz
    sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. "Eşim geldi,
    şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi; "Yemeğimizi
    birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"

    Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi; "Biz
    hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi ve kısa bir
    duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı; "Sağ
    yanımdaki arkadaşımın adı: Zenginliktir. Bu yanımda
    oturan arkadaşımın adı: Başarı, benim adım ise Sevgidir.

    Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi,
    kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin
    ve eşinizle başbaşa verip, bir karara varın" dedi.
    "İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize.
    Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin,
    sonra gelin, kararınızı bize bildirin."

    Kadın, Sevginin önerisini eşine anlattığında, adam
    sevinçten göklere fırladı. "Aman ne güzel, ne güzel" dedi.
    "Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre,
    biz de içlerinden Zenginliği davet ederiz ve
    evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur."

    Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi.
    "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş
    olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.

    Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına,
    içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri
    olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi.
    "En doğru karar, Sevgiyi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda sevgiye kavuşacak."

    Gelinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de
    çok hoşlarına gitti. "Tamam, en doğru karar bu olacak"
    dediler. Sevgiyi davet edelim..."

    Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu; "İçinizde hanginiz
    Sevgi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..."

    Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
    Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevginin arkasından,
    onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir
    şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlikle Başarıya sordu:
    "Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnız Sevgiyi davet etmiştim."

    Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
    "Eğer içimizden yalnız Zenginliği ya da Başarıyı
    davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda
    bekleyecektik. Fakat siz Sevgiyi davet ettiniz. Bu durumda
    üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."

    Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden,
    Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
    "Çünkü Sevginin olduğu her yerde, biz Zenginlik
    ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.



    Yazarı Bilinmiyor