Levent's profileGÖZLER NE RENK OLURSA OL...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 26

    YİNE SENSİZ...

    Yine sensiz...Kalbim yine senle yine sensiz tıklıyor yine
    Ellerim terliyor beynimden yine sen geçince
    Bu kadar zor mu anlamak anlatmak kendini
    Mısralara sığmaz ki sana olan tutkum
    Mısralara sığmaz ki serzenişlerim
    Bu bir iç döküş yakarış
    Bu bir uyanış özgürlüğe kaçış

     

    Şeyda Bostancı

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    NE ÇIKAR ?...

    C.9
    Tut ki gecenin
    Alacakaranlığında düşlemişim seni.
    Tut ki, rüyalarımı bölmüşsün ne çıkar?
    Ne çıkar gündüzlerin selamsız aşkına,
    Geceleri kefen biçsen.
    Bir anlık hırsla,
    Her şeyi yıkıp geçsen, ne çıkar...

    Tut ki bundan böyle unutmuşum seni.
    Tut ki artık çalan parçalarda ismin geçmesin.
    Tut ki yazılan şiirler, seni anmasın,
    Varsın eller de unuttu desin.
    Ben seviyorum ya seni,
    Sen sevmesen, ne çıkar...
     

    Bedirhan Gökçe

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    YALNIZ HÜZNÜ VARDIR KALBİ OLANIN...

    Çünkü hep vurulan odur,
    ‘O’nun hatırı için asla vurmayacagini bilen ve ‘O’ndan
    çekinmeyen, muhatablari tarafından..

    O yalnızca hüzünlenir ..

    ‘O’nda olmanın, onlara verilecek cevabıdır çünkü hüzün..

    Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı..

    Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan
    arabesk bir hüzün,

    Ne de, maddeten ve manen bir nev’i ‘O’nu hiçe saymak demek olan
    YEIS anlamındakidir. .

    Daim O’nunla olana, bize ‘O’ndan ve hak Resulu’nden ulaşan
    mesajlar dogrultusunda o cephede zaten hüzün yok..

    Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, itmi’nana çeviren O’dur
    çünkü..

    Hüzünlerin karşılıgı hep O’ndadır, hep O’ncadır..

    Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemiş hüzün vardır
    katında..

    Yani:

    “‘O’nun boyası”na boyanmaktır hüzün.

    Aşkı olmayanın hüznü de olmaz!..

    İslam’sa, baştan sona bir hüzün medeniyetidir..

    Dıştan, tek tek hüzün tuglalarıyla örülmüs, muhteşem saadet
    saraylarinin nazenin konuğu olur insan..

    O en Sevgili’nin adıdır hüzün..

    Ve hüznü daim soluklayan gök erlerince:

    Ibrahimce..Eyyubca..Yunusca..Yusufca..Isaca..
    Aişece..Sümeyyece..Mus’abca…

    …………. Hep hüzün yagar yüreklere, ötelerden…

    O’nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün,

    Ve O’nun boyası ‘Aşk’sa..Elbet hüzün, aşkın adıdır..

    ‘Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’

    Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çagda hüzünlenmek bir
    ayrıcalıktır.. Hüznü taşımak ta..

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    October 25

    sen sevmesen ne çıkar....

    TUT Kİ, GECENİN ALACAKARANLIĞINDA DÜŞLEMİŞİM SENİ
    TUT Kİ,RÜYALARIMI BÖLMÜŞÜM NE ÇIKAR?..
    20132.gif
    NE ÇIKAR GÜNDÜZLERİN SELAMSIZ AŞKINA,GECELERİ KEFEN BİÇSEN..
    BİR ANLIK HIRSLA HERŞEYİ YIKIP GEÇSEN NE ÇIKAR...
    TUT Kİ,BUNDAN BÖYLE UNUTMUŞUM SENİ...
    TUT Kİ,ARTIK ÇALAN PARÇALARDA İSMİN GEÇMESİN...
    TUT Kİ YAZILAN ŞİİRLER SENİ ANMASIN
    VARSIN ELLER DE UNUTTU DESİN...
    BEN SEVİYORUM YA SENİ.........
     
    SEN SEVMESEN NE ÇIKAR.......
                                          BEDİRHAN GÖKÇE
    October 24

    Seni beklediğim kadar...

    SENİ BEKLEDİĞİM KADAR!!!
     
    İstemem artık gelmeni.
    Yokluğunda buldum seni
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar
    N.F.Kısakürek
    www.levent-tatli.spaces.live.com
    www.leventtatli.azbuz.com
    October 23

    ölümlerden ölüm...

    “Ölümlerden ölüm beğen benim için;
       sana en fiyakalı yenilgimi sakladım”
    Gece soğuk
    Hüzün karası her yan,
    Sadece iki kişiyi üşüten rüzgarlar icat etmiş üçüncü kişiler
    ve bir kuş, minicik elleri ile camı tıklıyor
    Pencere kenarında üşüyenlerin en güzeli
    “Al beni”, “al içeri” diyor.
    Üzerimde bir Alihanlık hali,
    Küçüğüm
    Bir sincap kadar küçük…
    Bu deniz köpürdü de duruldu şimdi,
    Rıhtımı döven her dalga giderken ruhumu da götürüyor,
    İşte bu şarkı, işte şu kulağımızda çınlayan
    “Yağmur toprağa düşer…”
    Ben hiç mutlu olunca şiir yazmadım ki,
    Taşlar yazdı ne yazdıysa
    Şimdi bu sevdalı başı kabul edecek kaç yastık var ki?
    Zümrüd-ü anka kuşu giderken kafdağına
    İki masal düşürmüş ardına,
    Biri sana, biri bana.
    Bir gözyaşı kaç yüzgörümlüğü eder?
    Sen gülümsemeyince,
    İnce ince kar yağar bu şehre…
    Bir palmiye altında gölgelenecek kadar
    Kentimden uzaktayım
    Kendimden demedim farkındaysan,
    Bir harf değil fark
    Bir can artı iki nokta
    Bir yer ayırt bana eyüp, mezarlık yokuşunda
    Geleceğim.
    Salacakta kalbim denize düştü
    Bu kaçıncı şemsiye açmayışın yağmurda,
    Kız kulesi de üşür mü? deme,
    Ya sen olmayınca…
    O yoldan her gün iki kez geçeceğim
    Her adımda şükrümü tazeleyeceğim,
    Mor bir bakıştayım muttasıl,
    Sana melekleri kızdırmadan geleceğim,
    Bu aralar çok “tuhaf”ım sorma
    Deli deseler de adıma,
    İçim kıpır kıpır umrumda mı dünya
    “Tevafuk” işte hadi yine aynı anda;
    “Seni Seviyorum”
    SAİD ERCAN

     
    October 21

    ölümden önce beşiği aşkla kertilene..

    Korkuyorum henna’, sana değen kalem aşk kesilecek!

    Konuşursa kelam, seni onlarda sevecek.

     

     

    Sana mı düş/tü henna , düşmek dile? Bir gül iken evvel, rayihanla neşveyledi kıyamet bile!

    Sen ki başımın tacısın! Baş ki, önüne akmış boş bir tas, c/isminle muamma... Tepeden tırnağa aşk kesildim , sorma! Aşk ki , her başa ayrı bela. Bela da imtihandan gelmedir cana. Öyleyse dövelim mi iştiyakımızı dualayla? Bil ki aşk,  iki cami arası beynamaz , gözlerimizin farziyetini  mübah bilen! Ki aşk değil midir, sütten kesilmeden büyüyen sübyan. Eyvah , daha doğmadan yetimlikle mi imtihan olunacaktı yavrumuz henna'm. Bak, işte yağmur, ılık ağlamaklı gözleri aynı sen…  Sarıl/sana sırılsıklam! Ta tut bizi, ya bırakma! - ilk rüzgarla uğra - lütfen…

     

     

     

    Buyur ...Yol senin ... Ölümden git  henna’, ardın sıra meyilliyim.

    En çok kendime dürüstüm bilirsin, yalancınım işte . Özledim,  altını çiz! Adın  mahrem kılınmış madem, bu ‘na’ faslı nerden düştü hecenin sol yanına .  Kutsa , ömür helaldir sana. Tut, canım çıkar, tut can çık/ar,  bir can kaça çıkar ? Toplasak, çift dil yanığı bir yar(a) ederdi ama, kan tutar beni henna’, tut , kanar!

     

     

     

    Altı üstü hayat işte, bu nasıl keşişleme henna’?

    Ölmek dediğin, ödünç bir soluğu iade değil de ne? Ve yaşamak; ölüme kaçamak, ölümcül kaçak! İblisin kitabetince karma, oysa asıl dersiz topsuz olan yaşanamamışlıkta… Neden bu kadar zor henna’, üç günü günün sahibine hibe? Künyede kul iken, ne bu kendimizi hiçlikten ziyade bilme. Seni senden ibaret bilme, senden ötede bir ben, benden öte bir bilen’i bil önce. Sonra gel, maksudumu dinle!
     

    Dağıldık yine henna’ , topla hüznümü, ayrılık işkillenmesin!

     

     

     

    Kilitli kapı... Sesim yetişmiyor paslı sürgüye , emredişlerimi pervasızca eşik altından aşırıyor aşk! Önce beni düş henna’, önce ben bir düş(üş)! Ve ahirinde sen, kaç yüz görümlüksün uykudan firari sızdığımız helum gecede? Ey gözleri gönül urbasında unutulmuş huri ziyneti, eğil biraz yamacıma,  - bitme diyorum sana.. dilime gömdüm seni.. sadece öl henna’- …

     

     

    Tutunduğum dalın hürmetine,  inzivada sabr soluyan bikrlerin sahibine , kuşları yuvalarında rızıklandırana  andolsun ki, içimde çıkarsız bir araf’sın henna’, O’ndan geri benden öte… Sen hangi kıssadan düştün hisseme, nar’ı bilir misin? Öyleyse aminle aşkı, geç benden henna’, aşka maşuku kurban eylemek için çok geç! İddetini bekliyor yalnızlık, nafakamı kesti vehleten. Senin yoksuluna dünya loş bir kuyu henna’, boş bir kuytu. Anneli ağlayışlarımdan geçeli yıl üstüne yol oldu.
    Bana annem gibi bakma henna’, korkuyorum, sahibim hak koyacak araya!

     

     

     

    Ey  son nefeste gözlerime işveli perde olan nefs billuru!

    Ey mekruh ibadetin şaibeli ecri  ! 
    Günde beş vakit çağırırken huzura Halîk , ne haddine ki her nefeste üç kez sesliyorsun kapına. Estağfurullah , kulluktan aciz olan  sana kul olmayı nasıl becersin? Hadi beni yar/at! Parçala şiltesini gözlerimin! Mumla değil henna’, parmaklarımı avucunla hırpala! Yap/boz , toplama benliğimin kimyasını. Seni sana kur, seni bende kuruntula. Ayıkla aşka çalan yanlarımı, kurtlandı yasak elma. Gözümü diktim henna’, yeter ki bekleyenim ol Arafat ta.
     
    Seni sevecek kadar şeytana uydum! Şeytana uyma , s/al beni henna’…

     

     

    Ahh ne yanından tutsam adının , felahıma mai aşksın ! Sen , işraka doğ(rul)muş en katmerli günahsın! Bil ki, mesti hayranınım nar-ı ayazda! Yandım ve yandım! Ya sen henna’, ya ; illa sen! Ey şifa marazlı ahsen! Özlemek, çıldırmanın önsözü, en d/okunulası mahfî saifesiyse ölüm kitabetinin, ısla parmağını aşk/la, çevir ömrün dalını !  Böylesi iğfal ah ne arsızca! Oku beni hatmet , ruhuna bağışla ! Tozumu al, üfle cürmüme sesini  henna’..

     

     

    Yaşamak için gerektin sen... Peki ya şimdi vuslatın gerdeğinde , ölüme peçe indirmekte neyin nesi henna’?

    Andolsun ki,  sen ölümce güzelliksin..

     

    Aşka nikahının mihri  ölümse, ve ölüm senden öte güzellikse;

     

    boş'ol!

    boş'ol henna’!!!

    ..

    son talak aşkta!

     ( adın yoksa, adımın ne hükmü var hayata..........)

    Züleyha Çay

    www.levent-tatli.spaces.live.com

     

     

    Yanakların Üşümesin Diye Mi Ağladın Efsa' ?

    geceydi… bir düşe düşmek bu kadar mı zor efsa’ ,

    ve bir ölüm bu kadar mı düş?

    Nakarat  nakarat yalnızlığımdan seni besteledim, ah bu tını beni öldürmüyor da efsa’!

    İstanbul’dan önce ben ağladım sabahında… Sözlerim kan çanağı, hüznüme ekmek doğrama! Dün gece üşüdüm de çok, kuşlar mı söyledi efsa’? Kalbimiz vardı evet titreyince bil(diril)dik… Sızlanmak de neymiş, eyvah eyvah öldük mü yoksa? Topuğumuzdan çekilen narin can değil de ne? Seni yaşatmak için çareyse, biz mi ölseydik? Söyle, neye yarardı ki, son soluğunu yutmuşa? Bir can kaç soluk ederdi gözlerimizin yamasına? Soldu dilimin gülü efsa'.  Su; bir kursak geçimi su, acı(mı)  yedirildik!

     

     

     

    Bir mum yaktım geceye… Üfle(me)!

    Hişşş…  sen ses etme ,  melekler sus kesiliyor iki dudak arası emrine. İncinmesin gönlünün nazı, ben yüzdürürüm kağıt gemileri bileklerinde. Bir sarışın geceydi ağlay(t)ışların, esmer kaldı göğ(s)ümde…

    Ve efsa…

    Ve masum …

    Ve ahh…

    Saçların niçin vardı ki senin  ve gözlerin! Kimseler bilsin işte, senle diye ölümü de özlerim! Eyy  seni, en seni ben de sevdim. Bir tebâreke saldım ardına, işittin mi huri güzelim? Ah efsa ahh… Şimdi uzanmışsın boylu boyunca bir mezar taşı keyfinde misin..?

    Özlemek de var mı cennette, öyleyse en çok beni……………….

     

     

    Sus/tum…  Bildi ki arz niçin susulacaklar.  Adınla gelen baş göz üstüne efsa’,  yok mu o diyardan bir haber yangın sineye? Eyvallah olsun kahrına, narına, sitemine. Dudak bükersem Azrail’e hak ola(yd)ım senden önce!  Bir mum, bir de su, dile gel hangisine meyledeyim?  Önce yak , önce ver ateşe külümü, ki hiçliğim bileyim. Allah’tan korktum efsa’,  adında! Adımla korkma , yol dediğin eni boyu sen. Sen ki; hasret, sen ki; vuslata kasem! Doldurma çilemi efsa’, hükmündeysem.

      

     

     

    Ört üstünü hadi, üşüyecek rahmindeki…

     

    Tek kişilik masalarda bizden öteye kurul. Az beni dinlen, Firdevs yamacında yorulmadın mı zevkten? Bil ki burada iki adımda bir sen,  on üç adım dört duvar mahsen! Son göçün müydü ki efsa’ yetişemedik kanadına! Pencerelerini sıkı kapama gök kubbenin, fısıltın varmıyor kıyılarıma.  Seni hala seviyorsam yaşamadığımdandır efsa’. Bilirim ki sen haz etmezsin dirilerden, bu yüzden efsa’,  işte bu yüzden önce öldüm! Seni seçtiler , çünkü sen kuldan da  öteydin. ‘Sen biraz az bekle’ dedin, az/dım en çok bekledim . Bir kelam et efsa’ önümdekilere, çıktı canım beklemeden geçeyim!

      

     

    Ve efsa’ ve mum ve kevser suyu gözlerin. Söyle hangi peygamber duasısın sen ? Kimler azarladı seni uykunda? Sabahına ağlama efsa’, melekler içleniyor.

      

     

     

    Bildi(rildi)m şimdi efsa, aşk değiyor ömre sadece, el/değmiyor!

    Seni gönle kondurana kurban olayım ki üç yeminin sonunda da sen! Ve aşktan gelmesin ki üç kitabın izninde esamen! Ahh bu kadar aşk olmayasıca..Merhametsiz değildi  billur suretine nazar eden ilk melek… Seni benden çok sevdi !

     

     

     

    Olmuyor efsa’ olmuyor,  sana ten boyu dokunulmuyor! Kefeni libasın öylesi hoş durmuş ki çocuksu endamında… Bari ekşit suratını, yine takılmasın ölümün hevesi suretine...Sahi, gözlerinin değdiği yerde görünmeyen mi var ki dalgınsın pencere kenarında… Gözlerime saçlarını sür efsa’, bakıpta gör(e)miyorum! Sesleri geliyor oysa… Üç melek efsa’; su, sürme, ölüm kundağı… Elalığını sürülen sonsuzluk mu ki baktıkça d/üşüyorum. Topuğuna adımı yazdım, sağlam bas yere! Sığıntınım kucağında, eteğinle dualar mısın sabiliğimi efsa’?

    Hani öldüm desem… Hani özledim de bil… Salınsa sesim gecene annen’ce, gel(e)mez misin?

     

     

    Üç güne kadarmış hasret efsa’m üç gün kadar............

    az biraz bekle... eşikte cana sulanan melek  değil mi, kıyamet dediğin?

     

    Hadi! Ayart Azrail’i seni özledim!

    Züleyha Çay

     

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

     
    October 19

    Dünyaya bir daha gelsem sevgilim...

    BANA NE GELECEKSE DÜNYANIN SONU
    BİTECEKSE BİTSİN ARTIK  HAYAT YOLU
    KORKUM YOK İÇİM RAHAT HUZURLA DOLU
    AŞKI YAŞADIM SENLE BİR ÖMÜR BOYU
    YÜZÜMDEKİ ÇİZGİLERİN BİLE ADI SEN
    ALDIĞIM HER NEFESİN SEBEBİ SEN
    DÜNYAYA BİR DAHA GELSEM SEVGİLİM
    ARAR BULURUM YİNE SENİ SEVERİM
    CENNETİ DEĞİŞMEM SAÇININ TELİNE
    ÖMRÜMÜN YETTİĞİ KADAR SENİ SEVERİM
    myspace layouts, myspace codes, glitter graphics
    October 18

    Dirilt bizi Ey Kur'an!...

    Gayrimüslim birinin sözü hala kulaklarımı çınlatmakta: “Müslümanlar bana söylemleriyle İslam’ı sevdirdiler ama yaşantılarıyla nefret ettirdiler.”

    İslam, kişilere endeksli bir hayat tarzı değildir. Kişiyle özdeş değil. Kimsenin tapulu malı hiç değil. Allah’ın kitabı hiçbir şeyi noksan bırakmadan açık ve net bir şekilde açıklıyor. Beşerin tanımlamasına fırsat bırakmadan, hatta yanlış anlama ve yanlış tanımlama göz önünde bulundurarak, daha bir açık seçik olarak ortaya konulmuştur… Bu durumda rahatlıkla şunu söyleyebilir

    “Bizi Kur’an şekillendiriyor ve ismimizi yine Kur’an koyuyor.”
    Bizi dirilten, ayağa kaldıran, yaşamımızı şekillendiren yine Yüce Allah’ın kitabı. Evet bizi diriltecek olan tek kaynak.

    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Kavram kargaşasının ortasında debelendiğimiz günümüzde yaşantımız ve eylemlerimiz doğrultusunda bize Rabbimizin koyacağı isme ve o ismin gerekliliğin yapmaya talibiz.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Susuz ve suya hasret kurak toprak gibi senin bize kana kana gelmene muhtacız. Seni anlamaya, seninle konuşmaya, seninle yürümeye, seninle yol almaya ve seninle dirilmeye muhtacız.

    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Fırtınalarla boğuşuyorken senin sakin limanına yaklaştık, nerede durmamız gerektiğini, nerede fırtınaya dahil olmamız gerektiğini yine sen göster bize. Ne senin gölgendeyiz diye rahat oturalım, ne de senin ardına sığınarak tüm dünyayı gereksiz ithamlarla bulandıralım.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Birliğimiz, birlikteliğimiz dağıldı. Her birimiz parçalanmış tesbih taneleri gibi her bir yöne dağıldık. Toparlanmaya, tekrar kardeş olmaya, yar ve yaran olmaya ihtiyacımız var. Senin mü’minler ancak kardeştir ayetini yaşamaya şu an çok fazla muhtacız. Biz, bir binanın tuğlaları gibi olmalıydık. Oysa kalplerimiz sınırlarla, cemaatlerle, camialarla, mezheplerle bölündü.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Peygamberimizin bize emanet bıraktığı Ümmeti muhafaza edemedik. Onu hovarda mirasyediler gibi paramparça parçaladık.Bazıları seni anlaşılmaz bir kitap olarak tanıttı. Açıp anlamaya bile çalışmadı. Bazıları seni yüksek raflardan hayata indiremedi bile. Yine bazıları seni hayatlarından çıkarıp sadece merasim kitabı gibi lanse ederken, kimileri de bir kısmını okuyup, bir kısmını inkar etti.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Kalbimize tıpkı Mekke’de nazil oluyormuşçasına tekrar nazil ol. Ayet eyet, sure sure tekrar in kalplerimize. Tıpkı sahabiler gibi biz de onar onar hayatımıza aktaralım seni.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Bize kalmamız gereken yeri, nerde durup nerede harekete geçmemiz gerektiğini ve ne zaman yürümemiz ve ne zaman koşmamız gerektiğini bir daha hatırlat. Hatırlat ki her şey çok geç olup ölüm kapımızı çalmadan senin ayetlerin bizde tezahür etsin.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Üzerimize serpilen ölü toprağının kalkmasını sağla. Ve bizi şaha kaldırsın her ayetin.Bizi harekete geçirsin tıpkı kızgın çölde Ömeri, Hamzayı ,Aliyi, Osmanı, Aişeyi, Haticeyi, Sevdeyi, Zeynebi, Fatımayı ve diğerlerini harekete geçirip şimdi anarken saygıyla andığımız bu örnek insanları diriltip harekete geçirdiğin gibi bizi de dirilt.

    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Hayatımıza yön veren senin ahkamın olsun. Seni bize gönderen yüce Yaratıcımızın emri yeryüzünde hakim, beşeriyet seninle mutmain olsun. Biz kalbimizi yitirdik. Peygamberimizin; onlar senin yüce kitabını terk ettiler,terkedilmiş olarak bıraktılar; şikayetinde dile getirildiği gibi bizler seni terk etmek istemiyoruz. Seni yok saymak, senin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek değil bütününe iman etmek istiyoruz.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Biz senin kulbuna tutunmak istiyoruz. Rabbimizin sağlam kulp diye bahsettiği kulpa tutunmamız gerektiğini yine senden öğrendik ve sağlam kulpun ne olduğunu da yine senden öğrendik.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Cihanşümul mesajınla, alemlere rahmet olarak gönderilen elçinle, tüm insanlığı kucaklayan metninle, “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz, bizi doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna gazab ettiklerinin ve sapmışların yoluna değil” mealindeki duanla yoktan var edene yaklaştır, yakınlaştır bizi.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Yoktan var edeni senden öğrendik, ibadeti, yaradana yaklaşmamızı, onun Resulünü, ona nasıl iman etmemiz gerektiğini, duayı, sevmeyi, salatı, yaşamaya dair ne varsa hepsini senden öğrendik
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Adem (a.s.)’ı senden öğrendik. Sen tanıklık yaptın. Ayna oldun İbrahim (a.s.) Rabbini ararken, Nuh (a.s.) gemisini yaparken, İsmail boğazlanmak üzere yatırılmışken, Yusuf (a.s.)’ın kuyudan hükümdar olma yolundaki mücadelesinde, Eyüp (a.s.)’ın sabrında, Ashab-ı Kehf’in kıssasında, Ad, Semud ve Medyen kavimlerinin yaşadıklarında, Firavun ve diğer zalimlerin işlediği zulümlerde hep sen ayna oldun bize. Ve olmaya devam edeceksin bizden sonra geleceklere de.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Af dilemeyi senden öğrendik. Dua etmemiz gerektiğini ve dua etmeyi, istemeyi, dilemeyi senden öğrendik. Allah’a sığınmayı, tefekkürü, tezekkürü, akletmeyi, düşünmeyi, mukayese edip doğru yolda yürümeyi hep senden öğrendik.
    Dirilt bizi ey Kur’an!
    Her surende cenneti, cehennemi, hesap gününü okuyorum. Cennet ayetleriyle yüzümde tebessüm beliriyor. Cehennem ayetleriyle yapmam ve sakınmam gerekenleri hatırlıyorum. Kıssaların hep yol gösteriyor bana.

    Duam Fatiha.

    Önderimizi anıyoruz Ahzab’la.

    Davamın temellerini atıyorum tüm peygamberlerin hayatlarının şekillendiği Enbiya ile.
    Tevbe diliyoruz yılmadan, usanmadan.
    Fetih isteğimiz bizi şahlandırıyor.
    İnşirah dileniyoruz bazen kalbimize.
    Kıyameti yaşıyoruz kimi zaman.
    Adiyatla tozu dumana katarak koşturmamız gerektiğini hatırlatıyoruz nefsimize.

    Kur’an’la istiyoruz. Kur’an’la diliyoruz. Kur’an’la şekillendirmek istiyoruz hayatamızı. Dirilt bizi ey Kur’an, bizi ve kalbimizi.

    Ey Kur’an dirilt bizi, bir daha ölmemek üzere…

    Mükerrem Bulut

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    October 16

    Biz aşık olmayız.Bizi aşık ederler...

    Zenginlik, servet taş taş üstüne koymakla; aş aş üstüne doymakla değil; irfan sahibi bir gönüle girmekledir….

     

    Gerçek zengin; aşk adamıdır, aşık adamdır…

    Düşünebiliyor musunuz !…

     

    Alemlerin Rabbinin, herşeyi yaratan ve herşeyin sahibi olan ALLAH’ın “DOSTUM” dediği Ulul Azim bir Şahsiyetin dostluğunu kazanmanın ne büyük bir zenginlik ve bahtiyarlık kaynağı olduğunu ?…

    O’nun bir “DOSTUM!” hitabı, sizce kaç taş, kaç aş eder ?…

     

    Dostun dostça hitabının yaşattığı duygu sağanağını, iliklerinize kadar hissettiğiniz nurani hazzı başka ne verebilir insana….

     

    Bize düşen; azimle, sabırla, ihlasla amel edip, AŞKA talip olduğumuzu göstermektir…

    Yoksa aşk ateşini yüreğimizde yakacak olanlar, yine o büyük SULTANLARDIR…

     

    Biz aşık olmayız…. Bizi aşık ederler…

     

    Aşk ağlatır, kim gülendir ?

    Âşık yaşarken ölendir.

    Bir ölmeyen var muhakkak,

    “Mâşûk” olan ölmeyendir…

     

    Kurudum… Soldurma beni…

    Can alan cânânı sevdim, başka cânân istemem.

    Gönlümün sultânı belli, gayri sultan istemem.

    Aşk elinden der-be-der oldum, perîşânım bugün,

    Koy süründürsün be mahşer, dizde dermân istemem.

    İstemem tüm kâinâtı, bir O olsun, bir de ben,

    Dâra çeksin, sevdiğimden özge ihsan istemem.

    Hasretin tâk etti cânâ, elverir öldürür beni,

    Gözyaşım boğsun sezâdır, başka umman istemem.

    Bin fedâ olsun bu cânım, ben senin kurbânınım,

    Sürmelendim, ben dururken başka kurbân istemem.

     

    Hz. Ebubekir (r.a.) Peygamber Aleyhisselam ile Mekkeden Medineye hicret ederken Sevr mağarasına girmek durumunda kalırlar.

     

    Ebu Bekir Hazretleri İki Cihan Serverine:

    “Ya Resulallah, izin verin önce ben mağaraya gireyim. Yılan ve zararlı mahluk varsa dışarı atayım, siz sonra girin.” der… İçeri girer…. yılan deliklerini görünce, entarsini çıkarıp deliklere pare pare tıkar. Sonunda tek bir delik kalır. Oraya da topuğunu tıkar ve Habibi Hüdayı içeri çağırır…

    Malum… yılan Sıddıki Ekberin topuğunu ısırdığı için gözlerinden yaş akar….

     

    Bir dostun diğerinin üzerine ölümüne titremesi ne muhteşem ve ne asil bir davranıştır….

     

    Bir yük ki ölçü bilmez, sensiz geçen her ânım.

    Peygamberim efendim, aşkınla yandı cânım.

    Yaksın ateş serâpâ, aşkınla dil tutuşsun,

    Bitmez – tükenmez olsun tâ haşre dek figânım…

     

    Efendimiz sabahleyin gördü ki Sıddıki Ekberin entarisi gitmiş…

    “Ya Ebabekir elbisen nerede?”

    “Gece yırtıp delikleri tıkadım…”

     

    Allah’ın Rasulü o kadar hoşnud olur ki… Dostun dostluğunu yaşamak… Dosta dostluğunu yaşatmak… Uçsuz bucaksız bir “haz okyanusunda” yelken açmak değil de nedir ?…

     

    Efendimiz, “Allahım !… Kıyamet gününde Ebu Bekirin derecesini benim derecemle beraber eyle!…” diye dua etti…

    Buradaki derece elbette risalet derecesi değildi, Cennette beraber olma, çok sık görebilecek bir makamda olma keyfiyeti idi…

    Kureyşin azgınları silahlarıyla mağaranın kapısına kadar geldiler…

     

    O kutlu mağarada canlarıyla cânân var.

    Yuva yapsın güvercin, efendime düşman var.

    Düşmanın kirli eli cânâna uzanmasın,

    Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın

    Örümcek örgü örmüş, içeride yârân var.

    Mûcize manzarayı yapan var, yaptıran var.

    Öyle yuva yapsın ki: Hemcinsi utanmasın,

    Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın.

    Mağara zannedilen yerde bir âşiyân var,

    Aşiyanda dostlarla Peygamber-i zîşan var.

    Esmesin deli rüzgar, cânânım uyanmasın.

    Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın…

     

    Ayeti kerimede “İkinin biri” olarak zikredilen Sıddıki Ekber, beşeri halin galebe çalmasıyla üzüntüye düşer…

    Cenabı Rasulallah (sav) Hz. Ebu Bekirin bu üzüntüsünü giderecek şeyin ne olduğunu göstermek ister… Üzüntüyü ortadan kaldırmak için “yakin” halini müşahade ettirmek gerekmektedir…

    İki Cihan Serveri, Sıddıki Ekberi üzüntüden kurtaracak şeyin ne olduğunu ona terbiye eder ve şöyle buyurur:

     

    “Ya Eba Bekir! Üzülme !.. Allah bizimle beraberdir…”

    Hz. Peygamber Efendimiz (sav) bu sözüyle Ebu Bekir Efendimize şunu demek istemiştir:

    Cenabı Allahın bizimle olduğunu düşün, murakabe et…

     

    Bunu “yakin” haline getirmek için Hz Ebu Bekire zikri hafiyi yani gizli zikri telkin eder…. Peygamber (sav) “gözlerini yum Ya Eba Bekir” der… Hz. Sıddik yumar. Saadetli elini koyar.

     

    “Ya Eba Bekir, suya girmiş gibi gönlünden ALLAH de !…”

     

    Allah ile beraber olmayı müşahade ettirebilmek için kalbine Allahın nuraniyet nakşını yazdırır. Allahın nuru kalbinde tecelli edince mağaranın ve düşmanların endişesi gider, dünya tamamen silinir… Allahın azameti gönülde tecelli edince beşeri hasletlerin üzüntüsü tamamen gider…

     

    Kaynak: Tirmizi, Zühd 14, (2323); İbnu Mace, Zühd 3, (4112)

     

    Dr. Ahmet Levent

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    October 15

    Ey göz,güzel bak...

    Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
    Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
    Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
    Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.

    Gayenin önünü toz kaplayacak..
    Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..
    İşitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz,İşte, ey dil!… Sarf ettiğin sözleri koru..Hayra dön, şer de tutul..
    İyi tad.
    o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
    Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..
    Gıybet ve dedikoduya kapan..
    Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
    Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..
    Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
    Öyleyse, ey el, veren ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..
    Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
    Ey kalp, seni Yaratan;dan çok sevebileceğin kimse var mı?…
    Akıl Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..
    İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller.
    İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..
    Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..
    Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
    Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
    Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..

    İşte, ey dil!… Sarf ettiğin sözleri koru..Hayra dön, şer de tutul..
    İyi tad.

    Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..

    R.Nazik Kaya

    Adın senin...

    Adın SeninSaçlarına can veren yıldızlar nerde gülüm
    Hangi ferman dokundu bakışlarına senin
    Belki sahrada değil, şimdi göklerde gülüm
    Taşıyor bulutları gözlerinde, nazenin

    Senin her kirpiğinde bir dervişin ahı var
    Muhteris aynaların eskidiği yerdesin
    Yüzünde en çaresiz devlerin günahı var
    Zamanı sonsuzluğa bağlayan mahşerdesin

    Divan-ı harbe giden yiğitlerin ardında
    Kanayan kitaplara gül götüren yağmurum
    Hüznü bir tabut gibi buluyorum derdinde
    Senin toprağın için çırpınıp ağlıyorum

    Memnû bir zerrin kadar edâlı ve soylusun
    Gamzelerinde nazlı kıvılcımlar gizlenir
    Bağbozumunda bile yediveren boylusun
    Gün olur ki, kalbinde gözlerim filizlenir

    Bu sevda dayanılmaz bir ağıttır zülfünde
    Rüzgarın her bûsesi içimde kurşun olur
    Yıldız kayar, ay susar geceye güldüğünde
    Dağda çiğdem solarken çölde ceylan vurulur

    Ben bu yol ayrımında sensiz olsam ne çıkar
    Kahra göçen kuşların kanatlarında kaldın
    Ölümün gözyaşları bir gün hicranı yıkar
    Tarihe bir sır gibi düşer senin de adın
                Nurullah Genç
     
    October 14

    Siyah gözlerine benide götür...

    [0601280103271ooi07.jpg]
    siyah gözlerine beni de götür

    daha dokunmadan kurudu irem
    çöllere birtürlü yağamıyorum
    yeni bir koşunun başlangıcında
    biraz deprem sonrası
    biraz şehir hülyası
    bir kalp yangınından geriye kalan
    siyah gözlerine beni de götür
    artık bir bu yerlere sığamıyorum

    pembe uçurtmalar yolladığından beri
    sarardı tiryaki menekşeleri
    sonbaharın tozlu kafeslerinde
    sevgi turnalarına yakalanıyorum
    turnalar gidiyor; ben kalıyorum
    avareyim, asudeyim, yorgunum
    bilmiyorum neden sana vurgunum
    erzurum garında, banklar üstünde
    uyku tutmuyor karanlıkları
    yitik düşlerimi kovalıyorum
    gölgeler gidiyor; ben kalıyorum

    binbir türlü kokuyorsa yaylalar
    siyah gözlerine beni de götür
    baharın koynundan koparıp sana
    ipek bir mendille sardığım yüreğimle
    şeehzade gülleri gönderiyorum
    umutlar kalıyor; ben gidiyorum

    bütün yalkanlileri, deniz fenerleri
    kaptanları sorgulayan
    yanından geçen küheylanların
    korku tufanına yakalandığını
    siyah gözlerine beni de götür
    güneş ülkesinden gelen yiğitler
    benzeri olmayan bir dünya kursun
    cellat, ayrılığın boynunu vursun

    usul usul intizarı çürüten
    bu hercai diken, bu çılgın arzu
    sürüklüyor imkansız muştuların
    eşiğine gönül vadilerini
    bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
    düşüyorum tanyerine
    ya topla yaralı kırlangıçları
    ya da bu vefasız şarkıyı bitir
    özgürlüğe giden tutsaklar gibi
    siyah gözlerine beni de götür.

                       NURULLAH GENÇ

    www.levent-tatli.spaces.live.com

    www.leventtatli.azbuz.com

    October 13

    Belki üsütümüzden bir kuş geçer...

    gül renginde gün doğarken
    boğazdan gemiler usulca geçerken
    gel çıkalım bu şehirden
    ağaçlar, gökyüzü ve toprak uyurken

    dolaşalım kumsallarda
    çılgın kalabalık artık uzaklarda
    yorulursan yaslan bana
    sarılıp uyuyalım gün batımında

    belki üstümüzden bir kuş geçer
    kanadından bir tüy düşer
    İner döne döne gökyüzünden
    hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden

    haydi kalk gidelim bu şehirden
    gün doğarken yada güneş batarken
    belki kuşlar geçer üstümüzden
    kanatları senin ellerinden